October 16, 2023

Kur’an’ın Yarattığı Devrimler

Sudanli şehit düşünür Mahmud Mohammed Tâha’nin aziz hatiraslna!

PROF. DR. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK
(İlahiyatçı, hukukçu, siyasetçi)

İstanbul. Yeni Boyut
ISBN: 975-6779-73-6


Time Dergisi’nin gerçekleştirdiği ‘20. Yüzyılın En Önemli Kişile- ri’ (The Most Important People of the 20th. Century) anketinin ‘En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar’ (The Most Important Scientists and Healers) listesinde, dünya kamuoyunca belirlenmiş yüz ismin ilk onu arasında yer alan Yaşar Nuri Öztürk, 1951 ydında Trabzon’da doğdu. İlk Arapça, Farsça eğitimini, aynı zamanda en büyük hocası olan babasından aldı. Lisans eğitimini hukuk ve ilahiyatta, master ve doktora eğitimini İslam felsefesi dalında tamamla- dı. Bir süre avukatlık yaptıktan sonra üniversiteye intisap etti.

Türk üniversitelerinde öğretim üyesi ve dekan olarak 26 yıl görev yaptı. ABD-New York’ta (The Theological Seminary of Barrytown) bir süre misafir profesör olarak ‘İslam Düşüncesi’ dersleri okuttu.

Türkiye, ABD, Rusya, Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’da İslam düşüncesi, insan ve insan hakları konularında birçok konferans verdi. ‘Kur’an’ın Yorum Katılmamq İlk Türkçe Çevirisi’ni yapan bilim adamı olarak da andır. 1993-2013 yılları arasında üç yüzü aşkın baskı yapan bu çeviri, ‘Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin En Çok Baskı Yapan Kitabı’ sayılmaktadır.

‘İslam-Batı İlişkileri ve Bunun KEİ Ülkelerindeki Yansımaları’ (Chelovecheskiy Faktor: Obschestvo i Vlast, 2004-4), ‘İslam ve Avrupa’ (Die Zeit, 20 Şubat 2003), ’İslam ve Demokrasi’ {Desperately Seeking Europe, London, (Archetype Puplications), 2003, sayfa, 198-210; Aııropn Leidenschafilich Gesue6f, München-Zürich, (Piper Verlag), 2003, sayfa: 210-224] gibi uzun makaleleri ile, İslam, Batı, Laiklik konulanndaki uzun röportajları [örnek olarak bakınız, alAhram (Weekly), 1-7 February, 2001] Batı’da ve İslam dünyasında derin yankılar yapmıştır.

Türkçe, Almanca, İngilizce ve Farsça basılan eserlerinin sayısı elliyi aşkındır. Öztürk’ün düşünce dünyası, değişik üniversitelerde yapı- lan Türkçe, Almanca, İngilizce, Fransızca tezlerle incelendi.

Birinci Bölüm
DEVRİMLERİ YARATAN DEVRİM: İSYAN


MUCİZE DEVRİMLERİN TEMELİ OLARAK İSYAN
İsyan kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da 30 küsur yerde geçer. Bunların 20 küsuru fiil halinde kullanımdır. İsyan kelimesi, Kur’an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb’ın da söylediği gibi, DEĞNEK-SOPA anlamındaki ASA kelimesiyle aynı köktendir. Ve isyan, bir şeyi asa ile engellemek anlamındadır. Kelime, daha sonra, geçirdiği değişim ve gelişimle, her türlü karşı çıkış anlamında kullanılmıştır. Biz burada, şu ana kadar işaret edilmemiş bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz:

Hz. Musa’nın serüveni anlatılırken kullanılan ASA (değnek, sopa) kelimesi, eğer isyan anlamında alınırsa -ki bu, dil bakarnından mümkündür - bu büyük peygamberin en büyük mucizesi, Firavun’a karşı isyan olur. Kur’an bunu kendi terminolojisi içinde, Firavun yardakçısı büyücü ve yöneticilere karşı Musa’nın asası ifadesiyle vermiştir. Musa’nın en büyük mucizesi, onun asasıdır.

Musa’nın asasının Firavun sihirbazlarının bütün hünerlerini yalayıp yutmasıyla sembolize edilen nedir? Acaba bu, bir değnek midir, yoksa asa kelimesinin esas delâleti olan isyan mıdır? “Firavunun hünerli sihirbazlarıyla sembolize edilen teknih-askerî gücü, Musa’nın asası ile sembolize edilen isyan ve karşı çıkış gücü mağlup etti” diyebilir miyiz? Biz, diyebileceğimiz kanaatindeyiz. Eğer böyleyse en büyük mucizelerden biri de, zalimlere karşı isyan olacaktır.

İsyan konusunun ilginç noktalarından biri de şudur: Kur’an hem Âdem’in (insanın) hem de şeytanın Allah’a ters düşmesini isyan olarak nitelendiriyor:
“Âdem rabbine isyan etti.” (Tâha, 121)
“Şu bir gerçek ki, şeytan, Rahman olan Allah’a karşı âsi olmuştur.” (Meryem, 44)

O halde, oluşun sadece eksi kutbunda değil, artı kutbunda da, yaratıcı ve hür benliğin kıvılcımını isyan tutuşturuyor. Kur’an, bu isyanın ilk kez Al1ah’a karşı sergilendiğini ve bağışlandığını söyleyerek (Bakara, 37; Tâha, 122) isyanın varlığından değil, isyanda ısrar etmekten şikâyetçi olduğuna vurgu yapmıştır. Âdem'in hatası ve sonra bağışlanması, yaratıcı-hür benliği elde etmede isyanın gerekliliğini; şeytan’ın inadı ise isyanı ilahlaştırmanın yanlışlığını anlatmaktadır.

Daha iyisini yapmak için yıkmakla, yıkmayı kutsallaştırmak aynı şey değildir. Peygamberler de onlara karşı çıkanlar da birer isyancı idiler. Hz. Musa da Firavun da birer âsi idi. Biri Tanrı’ya ötekisi ise zorbaya isyan içindeydi. Bütün tarih yaratan ruhlar, derece derece birer âsidir. Mevcuda isyan etmeyen benlik varoluş sırrını yakalayamaz. Varoluş ve tekâmül, bir ‘isyan-karşı isyan’ diyalektiği halinde sürüp gitmektedir.

İsyanı tanımayan ruh, alışkanlığa ve geleneğe yenik düşer. Alışkanlık ve gelenek, yaratıcı gücün afyonudur. Ölümsüzlüğün kandilini yakan ve kubbeye zaman üstü ses, renk ve desen bırakanlar, her alanda, isyan öncüleridir. Yaratıcı ruhta isyan, öncelikle mevcuda, alışılmışa, dayatılan kabullere isyandır. Mevcuda isyan, insanoğlunun en çetin işidir. Bunun içine ana-babaya karşı çıkmak gibi zorluklar bile girer.

Mevcuda isyanın, o arada babaya isyanın tanrısal sembolü Hz. ibrahim’dir. Yaratıcı irade yönündeki yürüyüşte her oluş bir İbrahim gerektirir. Mevcut, en iyi şekliyle bile, yerinde duruş, çürüyüştür. İleri geçmek; duranı itmek, onun üstüne basmakla olur. İşte bu, isyandır. Ve ileri gidenler, çürümeyi bekleyenlerin bağırtılarıyla sürekli rahatsız edilirler.

Yürüyen benliğin her anı, bir öncekine isyandır. Çünkü yürüyen benlik, yaratan ruhtur ve yaratan ruh, tıpkı Tanrı gibi “her an yeni bir iş ve oluştadır” (Rahman, 29)

Yaratıcı isyan, günahı tanıyan fakat ona esir olmayan ruhun tavrıdır. Yıkıcı isyansa, günaha ve tahribe kul olmayı amaç edinen saplantıdır. Birincisi peygamberlerin, ikincisi onlara düşman ruhların isyanıdır. Oluş, bu iki isyanın sürekli düellosudur. İnsanlığın büyük evladı Hallâc-ı Mansûr (ölm. 309/921), Tavâsîn’inde bu nükteye dikkat çekerken şöyle diyor:

“Ahmed (Hz. Muhammed) ile İblis’ten başka hiç kimseye iddiacı olmak yaraşmamıştır. Şu var ki, İblis’in gözden düğmesine karşı Ahmed için gözün gözü açıldı. İblis’e, ‘Secde et!’ dendi, Ahmed’e, ‘Bak!’ İblis secde etmedi, Ahmed de sağa sola bakmadı”.

Yani ilk anda ikisi de emre karşı isyan sergiledi. (Hallâc’ın bu sözleri ve geniş izahı için bk. Öztürk; Hallâc-ı Mansûr, 2/228)

Kur’an, isyan konusunda iki tehlikeden sakındırmak istiyor: İsyanı hiç tanımamak ve isyanı ilahlaştırmak. Birinci hal melek-insan hayaline esir olmaktır ki Kur’an, insanın yaradılış gerçeğine aykırı olan bu kabule karşı çıkar. (Bakara, 30; Ahzâb, 72) Ne ilginçtir kj, meleklerden söz eden ayetlerden biri, onları, “Kendilerine emrettiği hususlarda Allah’a isyan etmezler” (Tahrîm, 6) diye tanıtıyor. Oysaki insan, zalim ve kan dökücü olarak nitelendirilir. İnsan, isyanı tanıyan ve kullanan bir varlıktır ve bu yüzden üstündür. Hz. Muhammed bu gerçeği ifade ederken şöyle diyor:

“Eğer günah işlemeseydiniz Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdi.” (Müslim, tevbe 11; Tirmizî, Cennet 2)

Bu söz, din dilinde bir adı da günah olan isyanın hayat ve oluştaki yerine dikkat çeken mucize bir beyyinedir. (İsyan konusunda ayrıntılar için bizim ’Kur’an Açısından Şeytancılık’ adlı eserimize bakılabılır)

İsyan kavramını günümüz İslam dünyası bağlamında değerlendirirsek şunları söyleyebiliriz: İslam dünyası büyük isyanlara ve büyük âsilere muhtaçtır.

Kur’an’a göre, en büyük engeli aşmak, boynumuzu bukağılayan tabuları kırmaktır. Bunu ancak büyük hamlelerin yaratıcısı dev âsiler yapabilir. Ne yazık ki, İslam dünyası, bukağılarını kırmak için isyan etmek yerine saltanat ve mide uğruna savaşıyor. Genelde tüm dünya, özel olarak da İslam dünyası gerçek İbrahimlere muhtaçtır. Gerçek İbrahim özlemi iyi kavranamaz ve hedefine yönelemez ise sahte İbrahimler zuhur eder ve o zaman isyan, oluş ve eriş yerine ölüş ve bitiş getirir.

Yüce ruhların yaratıcı isyanı ile hazır yemek için dalaşan cüce benliklerin kavgasını birbirine karıştırmamalıyız. Allah ile aldatanlar, cücelerin kavgasını yürüyen ruhların isyanı gibi göstererek de aldatırlar.

Bir başına sergilediği devrimlerle çağların akışını etkileyen büyük ruh, isyanıyla ilgili olarak sorulan soruya şu cevabı verebilir: “Ben, tarih önünde, isyanım kadar büyüğüm!”

CİHAT KAVRAMININ YARATTIĞI DEVRİM: ZULME İSYAN

Cihadın kökdaşı olan cehd (yoğun gayret, didinme, çabalama), Kur’anî düşüncedeki tüm anlamlarıyla zulme karşı direnmeyi ifade eder. Bu direnmelerin her biri zulüm kelimesinin bir anlamıyla irtibatlı bir mücadele sergiler.

Despot ve zalim yöneticilere, işgalcilere, emperyalistlere karşı savaş, zulmün baskı ve adaletsizlik anlamlarına karşı savaş (cihat) iken, cihadın bir şekli olan içtihat, zulmün karanlık anlamına karşılık gelen cehalete karşı bir savaştır. Cihadın bir başka şekli olan mücahede (benliği arındırma), insan benliğine musallat olmuş ve aydınlanmayı engelleyen karanlıklara, kişinin kendine yaptığı zulümlere karşı bir savaşı çerçevelemektedir. Biz burada birinci anlam (cihat) üzerinde duracağız, fakat cihadın genel çerçevesini tanımak için, bu kelimenin kökdaşı olan cehd-le ilgili kısa bir açıklama yapmayı gerekli görmekteyiz.

Kur’an-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 40 civarında yerde geçen cehd kelimesinin anlamı kararlı ve şuurlu gayret demektir. Kur’an terminolojisinde cihat, değindiğimiz üç tip cehd'in tümünü ifade edecek biçimde kullanılmaktadır. Kur’an bunu; ‘Allah yolunda gayret göstermek’ şeklinde ifadeye koyuyor. ‘Allah yolunda’ tabirinin anlamı, dinciliğin iddia ettiği gibi, mezhebi ve tarikati farklı olanlara kin ve düşmanlık değildir; varoluşun amaçlarına uygun irade ve eylem sergilemektir.
Cihad; mal, can ve fikir unsurlarından biri veya hepsiyle yapılır. (Nisa, 95; Enfâl, 72; Tevbe, 20; Hucurât, 15) Cihadın bedensel ve ruhsal kısmını sergileyene mücahid, bilimsel ve fikirsel kısmmı sergileyene müçtehid denmektedir.

İslam literatüründe başlangıçtan beri 4 tip cihattan bahsedilmiştir:

1. İç Dünyamızda Nefs ile Cihat:

Bu konuda şu hadis çok ünlüdür: “Gerçek mücahid, nefsinin kötülüklerini yenmek için cihat verendir.” Bu anlamda cihadın bir numaralı alanı insan benliğidir. Muhammed İkbal bu en büyük cihada dikkat çekerken şöyle diyor:

“Benim içim, atsız ve ordusıız bir savaşın alanıdır. Onu, görme gücü benim gibi olanlar görebüir.” (Câvidname, beyt, 786)

2. Şeytan ile Cihat:

Bu da kötü duygu, düşünce ve saplantılarla cihat olarak anlatılır.

3. İnkârcılar ve ikiyüzlülerle Cihat:

Bunun da kolaydan zora doğru dört mertebesi vardır: Gönülden karşı çıkma, dil ile karşı çıkma, mal ile karşı çıkma, bedenle karşı çıkma.

4. Zalimlere ve Kötülere Karşı Cihat:

Kur’an’ın bu konudaki tutumu çok açıktır. Nisa 75. ayet şöyle diyor:

“Size ne oluyor da, ‘Ey Rabbimiz! Bizi, halin zalim olan şu memleketten çıkar, bize tarafından bir yardımcı gönder; bize katından bir dost yolla!’ diyen ezilip horlanmış erkekler, kadınlar ve çocuktar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz”.

Başta Amerikalı bilgin Bernard Lewis olmak üzere, bazı Batılı yazarların ‘zalim yönetime karşı çıkmak düşüncesi İslam’a yabancıdır’ (Lewis, Islamic History, 256) yolundaki düşünceleri, yukarıki ayetten de anlaşılacağı gibi, yanlış bir tespittir.

KUR’AN’A GÖRE ZULÜM

Zulüm kelimesi Kur’an’da türevleri ile birlikte 300’e yakın yerde geçer. Kelimenin kökdaşı olan ve karanlık anlamına gelen zulmet kelimesini de eklersek, bu rakam yaklaşık 350 olur.

Işıksızlık anlammdaki zulmetle aynı kökten gelen zulüm kelimesi Kur’an bünyesinde küfür, şirk kötülük, baskı, işkence, haksızlık anlamlarının tümünde kullanılmıştır. Dil bilginleri ve müfessirlerin büyük çoğunluğu zulmün Kur’an terminolojisindeki anlamını şöyle vermektedir: “Bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymak” (Râgıp, Müfredât, zulüm; Endelûsî, Tuhfetü’l-Erib, zulüm). Bundan da anlaşılır ki, zulüm, insan hayatında olduğu kadar, öteki varlık alanlarında da yozlaşma ve yabancılaşmaya sebep olmaktadır. Ve bu anlamda en büyük zulüm üretici, insandır. Çünkü yaradılış düzenini ve tabiattaki denge ve ahengi bozan tek varlık insandır. Nitekim Kur’an, insanın kötülüklerinden şikâyetçi olan melekleri konuştururken onun iki tipik kötülüğüne parmak bastırır: Bozgunculuk, kan dökücülük. (Bakara, 30) Ahzâb, 72, ayette ise insanın iki tipik olumsuzluğu olarak bilgisizlik ve zalimliğe yer verilir.

Kur’an açık bir şekilde göstermektedir ki, bütün zulümler insan elinin ürünüdür. Allah en küçük anlamda bile zulmetmez. (bk. 4/40; 10/44; 18/49) Yaratıcı düzen bozulmadan korunduğu sürece zulüm asla söz konusu olmaz. (bk. 14/34; 3/182; 8/51; 22/10; 50/29)

‘Şeyleri ait oldukları yerlerin dışına hoymak’ bazen mekân, bazen de zamanla ilgili olabilir. O halde, zulüm, eksiklikten doğabileceği gibi fazlalıktan da doğabilir. Mesela, faiz (riba) ve israf birer zulüm olarak bazı insanlarda eksiltme, bazılarında artırma yaratmaktadır. Bir kısım insanların gereğinden fazlaya sahip olmaları yahut gereğinden fazla harcamaları, diğer bazılarının gereğinden azını elde etmeleri sonucunu verecektir ki, Kur’an’a göre, bu, bir zulümdür.

Zulmün karşıtı adalettir ki, o da ‘her şeyi yerli yerinde yapmak, yerli yerine koymak’ anlamındadır. Kur’an-ı Kerim şirki de büyük bir zulüm olarak tanıtmaktadır.

“Şu bir gerçek ki, şirk, çok büyük bir zulümdür.” (Lokman,13)

Büyük zulümlerden bazıları şunlardır: Mabetlere saldırı, tanrısal gerçekleri saklamak veya saptırmak, yalan yere Allah’tan ilham aldığını söylemek, Allah’a iftira, din adına yalan uydurmak. Bu son zulüm türü, Bakara suresi 79. ayette üç kez lanetlenmektedir:

“Lanet olsun o kişilere ki, kitabı kendi elleriyle yazarlar da sonra onunla basit bir karşılık satın alsınlar diye, ‘İşte bu, Allah katındandır!’ derler. Lanet olsun onlara, ellerinin yazdıkları yüzünden! Lanet olsun onlara, kazanıp durdukları yüzünden!”

Zulmün tamamen kalkması hayat ve insan gerçekleriyle çelişir. Çünkü dünya, zıtların varlığıyla oluşan bir hayata mekânlık etmektedir. Zıtlarm çarpışması esasına oturmayan âlem, ölüm ötesi âlemdir ki, orada zaten zulüm söz konusu olamaz.

Zulüm, hangi türden olursa olsun, göklerden öfke ve mutsuzluk inmesine yol açar. (2/59) Kur’an, tarihin tüm devirlerinde çöken tüm medeniyet ve ülkelerin zulüm yüzünden mahvolduğunu birçok ayetinde dile getirmektedir. (bk.18/59; 27/52,85; 6/131; 11/102, 117; 21/11; 22/45, 48; 28/59; 29/14, 31)

Ülke ve uygarlıkların yıkımına sebep olan zulüm, daima servet ve nimet şımarıklığı ile yan yana durur. (bk.11/116) Kur’an burada ‘servet ve refahın getirdiği şımarıklığa uymak’ deyimini kullanıyor. Zalimler, bu uymanın kurbanıdırlar. Zalimleri iki şey daha yıkmaktadır: Sonu gelmez hırslarla, bilgisizlik.

SAVAŞIN TEK GEREKÇESİ: ZULÜM

Kur’an’ın kanlı çarpışmaya (savaşa) izin verme gerekçesi de zulümdür. Kanlı çarpışmanın meşruluğu zulme uğramış olmakla gerçekleşir. Bu meşruluk doğunca da Allah, zalimlere karşı savaşanların başarısını taahhüt eder. (Hac, 39-40)

Zulme karşı savaşmak, sadece zulmün muhatabı olanların görevi değildir. Kur’an, zulme uğrayanların yanında savaşmayı bütün onur sahiplerinden, bir insanlık borcu olarak istemektedir. (Nisa, 75) İnsanlara zulmedenlere her türlü karşı çıkış serbesttir. (Şûra, 42)

Zulme karşı savaş vererek yurtlarından olanların yeryüzünde güzel bir biçimde barınağa kavuşturulacakları bir tanrısal vaat olarak öne çıkarılıyor. (Nahl, 41) Bundan önemlisi, Kur’an, zulüm beldesinden göçmeyip de orada ömrünü müstaz’af (ezilip horlanan) olarak tamamlayanların kendi kendilerine zulmettiklerini ve bu yüzden hesaba çekileceklerini de bildirir. (Nisa, 97) Bunun anlamı şudur: İnsanın, zulüm ve zalimden başka düşmanı yoktur, olmamalıdır.

"Zalimlerden başkasına kin ve diişmanlık olmamalıdır.”
(Bakara, 193)

Din ayrılığı düşmanlık sebebi değildir. Başka dinlerdeki zalim olmayanlar, sizin dininizdeki zalimlerden yeğdir. Kur’an, imanın huzur ve aydınlığa çıkarmasını imanın zulümle kirletilmemesi şartına bağlamıştır. (En’am, 82) Bunun açık anlamı, İslam düşünürlerinin ortak kanaatleriyle şudur:

“Bir ülkenin hayatı ve yönetimi küfür üzere yürüyebilir ama zulüm üzere yürümez”.

Ehli-kitap’ın (Yahudi ve Hristiyanların) sadece zalim olanlarına şiddet gösterilir. Onların zalim olmayanları ile mücadele en güzel biçimde, en güzel yollarla yapılacaktır. (29/46) O halde, Kur’an’m, küfürle mücadelede şiddet ve katılık isteyen ayetlerini bu insanların zalimleri için geçerli saymak, Kur’an’ın buyruğudur.

Zalimin dostu, ancak zalim olur. (45/19) Allah, zalimleri sevmemekle kalmamış onları lanetlemiştir. (7/44; 11/18)

Kısacası, Kur’an’ın zalime hıncı öylesine büyüktür ki, kendisini ‘zulmedenleri tehdit etmek için gelmiş’ kitap olarak tanıtmıştır:

“Bu Kur’an, kendinden öncekileri tasdikleyen bir kitaptır. Zulmedenleri uyarsın, güzel davrananlara müjde olsun diye Arap dilindedir.” (Ahkaf, 12)

HANÎFLİK KAVRAMININ YARATTIĞI DEVRİM:
ECDATPERESTLİĞE İSYAN

Ecdatperestliğe, ataların kabullerini dokunulmaz kılmaya isyan, peygamberlerin temel niteliklerinden biri, Kur’an imanının olmazsa olmaz şartıdır.

Müşrik yaklaşım, şirkin temel özelliklerinden biri olarak, geçmiş ecdat kabullerinin değişmez-dokunulmaz-kutsal bir yapı oluşturduğunu, bu kabullere dokunmanın zındıklık veya dinsizlik oluşturduğunu iddia etmektedir. Kur’an’ın en büyük kavgası işte bu iddia sahiplerine karşı veriliyor. Kur’an, özellikle din bahsinde, peygamberlerle onların karşısına dikilen şirk zümreleri arasında tarih boyunca sürüp giden kavganın esasını, ecdatperestlikle akıl ve bilginin mücadelesi olarak tescil etmektedir. Temelde iki tez söz konusudur:

1. Șirkin tezi: Bu teze göre, güvenilir, dokunulmaz ve kutsal sayılan atalardan bize devredilen gelenek ve kabuller, iyinin, doğrunun ve güzelin ölçütüdür. Bunlann muhafaza edilmesi (muhafazakărlık) ise dinin ta kendisidir.

2. Tevhidin tezi: Bu teze göre ise güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan, aklın ve bilimin verileridir. İyinin, doğrunun ve güzelin ölçütü bu verilerdir. Din ise bu verilerle peygamberlere vahyedilenin kucaklaşmasıyla vücut bulur.

Bu iki tezin kavgasi çok zorludur. Kur’an, bu iki tezin temel söylemlerini kayda geçirmektedir. Birinci tezin yani ecdatperestlik şirkinin temel söylemi şudur:

“Ayetlerimiz, karşılarında açık-seçik beyyineler halinde okunduğunda, delilleri sadece şöyle demek olmuştur: ‘Doğru sözlüler iseniz atalarımızdan kanıt getirin.” (Dühan, 36; Câsiye, 25) İkinci tez, yani peygamberlerin tezi ise şu söylemi öne çıkarmaktadır:
“Eğer doğru sözlü kişüer iseniz bundan önceki bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin bana!” (Ahkaf, 4)
“Eğer doğru sözlü iseniz bana ilimle haber verin.” (En’am, 143)

Ecdatperestliğin esası dikkate alındığında onu gelenekçilik veya muhafazakârlık olarak anmak mümkündür. Ve bu durumda şunu söylemek de mümkün olacaktır: Gelenekçilik veya muhafazakârlık, yalın haliyle alındığında putperestliktir. Kur’an burada çok sert bir tavır koymuştur: ‘Atalar’ ve ‘en eski atalar’ ne bırakmışsa şirk ürünüdür. (Enbiya, 54; Şuara, 76) Çünkü Kur’an, ecdatperestliğin Allah ile sürekli yarıştığını ve çoğunlukla da O'nu ikinci sıraya ittiğini bilmektedir. Getirdiği dinin en önemli ibadetlerinden biri olan haccın yerine getirilmesinden söz ederken kullandığı şu cümle, sadece bir serzenişin değil, ağır bir ithamın da ifadesidir:
“Allah’ı anın. Tıphı atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla!” (Bakara, 200)
İnsanoğlunun, atalarını Allah’tan daha çok ve daha kuvvetli andığı tartışılmaz bir gerçektir. Ne yazık ki bu gerçek, insan hayatında hükmünü yürütmeye devam etmektedir. Biraz kılık değiştirerek, biraz gizlenerek, biraz da maske kullanarak.

Kur’an, gelenekçiliğin yani ecdatperestliğin karşısına akılcılık ve bilimciliği koymaktadır. Ecdatperestliğin temel karşıt kavramları bizzat Kur’an tarafından belirlenmiştir: Akıl ve ilim. Kur’an bu noktada, âdeta felsefi tanımlamalar getirmektedir. Ecdatperestliğe yöneltilen sarsıcı eleştirilerden bazıları şunlardır:

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde: ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Peki, ataları bir şeyi akıl yoluyla kavrayamıyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler?!” (Bakara, 170)

“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derlen 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.’ Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Mâide, 104)

'İnsanlardan öylesi var ki, Allah uğrunda ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın mücadele eder. Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” (Lukman, 20-21)

'Onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı yapışmaktadırlar? Hayır, sadece bunu söylemişlerdir: ‘Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerini izleyerek biz de doğruya ve güzele varacağız” (Zühruf, 21-23)

Müşrik mantık, atalara izafe ederek yaptığı her şeyin iyi ve güzel olduğunda, bunun için de ecdadı izlemeyle Allah’ı izlemenin aynı anlamı ifade ettiğinde ısrarlıdır:

“İbrahim, babasına ve toplumuna şöyle demişti: ‘Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de ne?' Dediler: ‘Atalarımızı onlara kulluk/ibadet eder bulduk.’ Dedi: Vallahi, siz de atalarımız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz.’ Dediler: ‘Sen gerçeği mi getirdin yoksa oynayıp eğlenenlerden biri misin?” (Enbiya, 53-55)

'İbrahim'in haberini de oku onlara. Hani, babasına ve toplumuna şöyle demişti: ‘Siz neye ibadet ediyorsunuz?’ Dediler ‘Birtakım putlara tapıyoruz, Onların önünde toplanıp tapınmaya devam edeceğiz.’ Dedi: Yalvarıp yakardığınızda sizi duyuyorlar mı? Size yarar sağlıyor yahut zarar veriyorlar mı?’ Dediler: ‘Hayr! Ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk’ Dedi: 'Gördünüz mü neye ibadet ediyormuşsunuz! Siz ve o eski atalarınız! Şüphesiz, onlar benim düşmanım. Ama âlemlerin Rabbi dostum.” (Şuara, 71-77)

Bu yüzdendir ki, şirk, peygamberlere kin ve öfkesini, sürekli olarak ataları rahatsızlığı kaygısına dayandırır:
“Sen bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin de bu toprakta devlet ve ululuk ikinizin olsun diye mi geldin? Biz, ikinize de inanmıyoruz.” (Yunus, 78)

Ataların bıraktığını muhafazayı din yapan şirk çocuklarının, peygamberlere yönelik itham ve hakaretlerinin özünde hep ‘ataların tâciz edilmesi’nden doğan öfke vardır:

“Ayetlerimiz açık seçik kanıtlar halinde karşılarında okununca şöyle derler: 'Bu adam, atalarınızın kulluk/ibadet etmekte olduklarından sizi vazgeçirmek isteyen birinden başkası değil.” (Sebe’, 43)

“Dediler ki: ‘Sen, yalnız Allah’a ibadet edelim de atalarımızın kulluk etmekte olduklarını terk edelim diye mi bize geldin? Eğer doğru sözlü isen hadi bizi tehdit ettiğini bize getir.” (A’raf, 70)

“Dediler: ‘Ey Sâlih! Sen bundan önce, aramızda aranan/ümit beslenen bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kullukettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun?” (Hûd, 62)

“Dediler ki, ‘Ey Şuayb! Namazın/duan mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?” (Hûd, 87)

Tek tek bütün nebileri saymaya ne gerek! Şirk öfkesinin temelinde hep aynı kaygı var:

“Resulleri dediler ki, ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkındamı kuşku? O sizi, günahlarınızı affetsin, belirli bir süreye kadar size zaman tanısın diye çağırıyor.’ Şöyle cevap verdiler: ‘Siz de bizim gibi birer insandan başka şey değilsiniz. Atalarımızın kulluk ettiklerinden bizi yüz geri çevirmek istiyorsunuz. Hadi, açık bir kanıt getirin bize!” (İbrahim, 10)

Karşı çıkışın gerekçesi, şirkin en beyinsiz söylemi halinde önümüze konmuştur:

“Biz, eski atalarımız arasmda böyle bir şey duymadık” (Müminûn, 24; 28/36)

Görüldüğü gibi, gelenek ve ecdat putçuluğunun istediği, Allah’m tamamen terki değildir; ataların ve geleneklerin terk edilmemesidir. Ataların kutsallığı ve gelenekler korunmak şartıyla Allah’a yer verilmesi muhafazakârlık şirkini rahatsız etmemektedir. Bu anlamda bir uzlaşı, gelenekçilik şirkinin sevdiği ve ustalıkla uyguladığı bir yöntemdir. Tevhidin asla kabul edemeyeceği bir numaralı uzlaşı, işte bu uzlaşıdır. Çünkü şirkin en yıkıcı şekli budur; çünkü en sinsi şirk, budur.

Gelenekçi-muhafazakâr putçuluğun bütün derdi, atalarından görüp öğrenmediklerini, yani yeniyi tepelemektir. Çünkü yeni, onlara ‘atalarının ve kendilerinin bilmedikleri bazı şeyleri öğretiyor.’ (En’am, 91) Şirk çocukları, eşyanın, atalarının koymadığı isimlerle anılmasına bile tahammül edemezler. (A’raf, 71; Yusuf, 40; Necm, 23) Atalarından miras almadığı şeylerin onun hayatına girmesi şirk zihniyetini kudurtuyor. Kur’an bu noktaya parmak basarken şöyle diyor:

“Ayetlerimiz size okunuyordu da siz ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz. Büyüklük taslayarak, gece boyunca hezeyanlar savuruyordunuz. Sözü gereğince düşünmediler de ondan mı, yoksa kendilerine, ilk atalarına gelmeyen bir şey geldi diye mi? Yoksa resullerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? Yoksa ‘Onda bir cinnet mi var’ diyorlar! Hamur, o kendilerine hakkı getirdi ama onların çoğu haktan tiksinen kişilerdir.” (Mü’minûn, 66-70)

Şirkin buna isyanı çok zorludur. Şu ayetler, bu isyan ve panik halinin volkanik kükreyişini önümüze koyuyor:

“Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve şöyle dedi bu nankörler: ‘Bu adam yalanlar düzen bir büyücü. İlahları bir tek tanrı mı yapmış? Bu, gerçekten hayret edilecek bir şey!’ İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: ‘Haydi, yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın! Gerçek şu ki, istenip beklenen şey budur. Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey değildir.” (Sâd, 4-8)

Kur’an, bu sakat mantığı şöyle eleştiriyor:

“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: ‘Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.’ De ki, ‘Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (A’raf, 28)

Özetleyelim:

Kur’an, Allah’ın birliğine dayanan dinin ana eylemini ‘eskiyi iptal’ olarak tescil etmektedir. Bunun içindir ki tevhidin mustarip taşıyıcıları ve tebliğcileri olan peygamberlerin şirk tarafından konmuş ortak adları ‘mubtılûn’ (tekili: mubtıl) olarak kayda geçmiştir. Mubtıl, hüküm ifade etmekte olan mevcudu iptal eden, hükümsüz kılan demek. Bütün nebiler birer mubtıldir. Geldikleri toplum ve devirde hazır buldukları anlayış, hüküm ve kabulleri iptal eder, yerine yeni ve yaratıcı olanı getirirler. Şirkin bu iptal eyleminden şikâyeti zorludur:

‘Yemin olsun ki, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü benzetmeyi yaptık. Sen onlara bir mucize getirsen, gerçeği örten nankörler/inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: ‘Siz peygamberler, eskiyi hükümsüz kılanlardan başkası değilsiniz!’ İlimden nasipsizlerin kalpleri üzerine Allah işte böyle mühür basıyor.” (Rum, 58)

Ecdatperestlikle savaşın Kur’ansal adı hanîfliktir. O halde hanîflik hakkında da kısa bir bilgi verelim.


KUR’AN’A GÖRE HANÎFLİK VE HANÎF

Kur’an dilinde hanîf, putçu ve sapık geleneklere karşı çıkan, devrimci demektir.

Hanîf kelimesi, hem bütün müminlerin, hem de Hz. İbrahim’in sıfatı olarak kullanılmaktadır. Esasen İbranice olan hanîf, o dilde, ‘atalar dinine ve atalar geleneğine aykırı davranan zındık, sapık’ demek. Kur’an, putperestliğin akılci ve ilimci benlikleri kötülemek ve dışlamak için kullandığı bu tabiri, tarihin önünde tersine çevirerek, doğrunun ve iyinin savunuculuğunu yapma uğruna kahra ve zulme uğramış yaratıcı ruhları ödüllendirmek üzere, onların onur unvanı yapmıştır.

Arap dilinin kaynak lügatlerinden birinin yaratıcısı olan Ebu Mansûr Muhammed bin Ahmed el-Ezherî (ölm. 370/980) ’Tehzîbü’l-Lüga’ adlı anıt eserinde hanîf sözcüğünün temel anlamını, ‘şerden hayra veya hayırdan şerre meyleden kimse’ olarak vermektedir. Ezherî, hanîf sözcüğünün etimolojisini anlatırken şu ilginç bilgiyi de kayda geçiriyor: Cahiliye dönemi Arapları, Müslümanları, atalar dininden döndükleri için sapık, kendilerini ise atalar dinini koruyan hanîfler ilan etmişlerdi. Kur’an, hanîf sözcüğünü, Hz. İbrahim’in putçu geleneklere karşı çıkışını anlatırken övünce, müşrik Araplar bu kelimeyi kendilerinin sıfatı olarak kullanmaktan vazgeçtiler. (Ezherî, Tehzîbü’l-Lüga, 5/109-11)

Demek ki, hanîf, temel anlayış olarak geleneğe, ataların kabullerine karşı çıkan kişidir. Bu karşı çıkış, geleneksel putperestliği rahatsız ettiğinden onlara göre hanîf, kötü adamdır, ama Kur’an, putperestliğin ‘kötü adam’ ilan ettiği haniflerin ‘gelenekten kaçış ve yeniye eğilim’ niteliklerini kutsallaştırmakta ve onları övmektedir.

Kur’an her müminin aynı zamanda hanîf olmasını yani ataların kabul ve geleneklerine eleştiri getirip gerektiğinde onlara isyan etmesini istemektedir. İnsanlığın boyut yükseltmesi işte bu isyandadır.

Daha sonraki Arap dili lügatleri, hanifin kökü olan ‘hanef'i, karanlık ve sapıklıktan doğruluk ve aydınlığa yönelmek anlamında değerlendirmişlerdir. Bu yönelişi gerçekleştirene hanîf denir. Kur’an, hadisler ve onlara bağlı olarak İslam literatürü, hanîfliği, yaradılış düzenine aykırı gidişlerden yüz çevirip dosdoğru olana yönelmek biçiminde anlamlandırıyor. Kur’an’ın, hanîfliği bu anlamda kullanan ayeti şudur:

“Sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah’ın, insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında/yarattığında değiştirme olmaz. Doğru ve eskimez din, işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.” (Rum, 30)

Kur’an’m, fıtratı bir din olarak tanımlayan ayeti, dolaylı bir şekilde hanîflik kavramını da tanımlamaktadır. Adı geçen ayet (Rum, 30) fıtrat dini ile hanîflik arasında çok yakın bir ilişkinin, hatta bir örtüşmenin varlığını göstermektedir.

Kur’an’a göre, hanîfliğin Kur’an’da adı geçen en eski temsilcisi, Hz. İbrahim’dir:

“İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hristiyan. O, sadece hanîf bir müslümandı/Allah’a teslim olandı. O, müşriklerden değildi.” (Âli İmran, 67)

“İbrahim dedi ki, ‘Ben bir hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.” (En’am, 79)

İslamiyet'in ortaya çıktığı sıralarda Arap Yanmadası’nda Hz. İbrahim’in yolunu ve tavrını izleyen ve putlara tapmayan bir grup vardı. Bunlara Hanîfler deniyordu. Hz. Muhammed de kendisini hanîfliğin bir temsilcisi olarak tanıtmaktadır:

“Ben; hanîflik, hoşgörü ve kolaylık peygamberi olarak gönderildim.”

Hanîflerin, bu demektir ki, Kur’an müminlerinin mücadele etmesi gereken temel belaların başında, geleneğin dinleştirilmesi yani ecdatperestlik veya ‘muhafazakârlık’ gelmektedir. Ne ilginçtir ki, bütün siyaset ve saltanat dincileri kendilerini muhafazakâr olarak tanımlarlar. Batı ile işbirliği yapmış dincileri İslam aleyhine kullanan Batı’nın bütün siyaset ve strateji kodamanlarl Müslümanları muhafazakâr olmaya itmektedir. Girdiğimiz yüzyılın ilk günlerinden beri bu muhafazakârlık illeti, demokrasi ve özgürlük maskeleriyle piyasaya çıkarılmakta ve böylece bu Kur’an dışı putperest kavramın albenisi artırılmaktadır. Son varılan nokta ve siyaset dincilerine önerilen son strateji, bir Yahudi yazarın teklifiyle şu olmuştur: “Muhafazakâr demokrat olun!” Buradaki denklemin barındırdığı plan üç aşamalıdır ve şudur:

Birinci aşama: İslam eşittir geleneksel din, o da eşittir muhafazakârlık.
İkinci aşama: Muhafazakârlık eşittir demokrasi.
Ve nihayet, amaç olan üçüncü aşama: Muhafazakârlık eşittir, Kur’an dışı geleneksel Arap-Emevî dini.
Batı’nın istediği, işte budur.

Bütün bu emperyalist güdümlere isyan ise Kur’an müminlerinin, özellikle aydın müminlerin insanlık ve iman borcudur. Bu isyan olmadan, İslam dünyasında akılcılığı egemen kılacak devrim doğmaz; o devrim doğmadıkça da Müslümanlar iflah olmaz.

ZÜHRUF SURESİNİN YARATTIĞI DEVRİM: ZALİM YÖNETİMLERE İSYAN
DEVRİM YARATAN SORU: FİRAVUNLARI KİM ÜRETTİ?

Kur’an’a göre, Firavunları üretenler, zalimlere uşaklık edenlerdir.

İslam tarihinde zulme isyanm öncü isimlerinden biri olan İmamı Âzam, Müslüman ümmetin Firavun yaratan zihniyeti sona erdirmesini, İslam imanmın temel icabı olarak görmektedir. Bu imanı hayata geçirecek dirayet yoksa hiçbir ibadet bir anlam taşımayacaktır.

Hiçbir zalim, kendisine sessiz kalan bir kitlenin dolaylı desteği olmadan yaşayamaz. Hele, din, zulme uşaklık aracı yapılmışsa Firavunların bir biçimde ve değişik adlar altında zuhur etmesi kaçınılmazdır.

Kur’an’dan öğrenmiş bulunuyoruz ki, mazlum bildiğimiz birçok halk aslında pasif zalim oldukları için ezilip horlanmıştır ve horlanmaktadır. Mazlum, gerçek mazlumsa zalimin uzun süre egemen olması söz konusu değildir. Zulüm, din veya dinsizlik adı altında uzun süre devam ediyorsa bunun sebebi zalimlere ufaklığı hüner sanan bir halkın, en azından bir satılmışlar ekibinin varlığıdır. Bu ekip, ‘pasif zalimler ekibi’dir. Pasif zalimlik; zulme başkaldırması gerekirken, küçük çıkarlar veya gizli imansızlıklar yüzünden zalimlere karşı sessiz kalan, böylece onlara dolaylı destek veren kişi veya toplumlarln sıfatıdır. Kur’an’m bu noktadaki tezi şudur:

Aktif zalimlerin birçoğunu, pasif zalimler, yani zulme bir biçimde uşaklık edenler yaratmıştır.

Kur’an’m bu anlamda devrim yaratan tespiti Zühruf suresi’nin 54-56. ayetlerinde verilmiştir. O ayetlerdeki mesajın ayrıntılarına geçmeden önce İslam tefsir tarihinin bu ayetlerle ilgili tavrına ilişkin birkaç söz söylemek isteriz.

Klasik tefsirlerin büyük kısmı, Arabizmin İslam’a ve Müslümanlara egemen olduğu dönemde yazıldı. Anılan ayetlerin mesajını o dönemde bütün açıklığıyla ortaya koymak ölüm fermanını imzalamakla eşanlamlıydı. Nitekim icraatı ve fetvalarıyla bu ayetlerin mesajını hayata geçirmeye kalkan İmamı Âzam Ebu Hanîfe (ölm. 150/767), bunun faturasını hayatıyla ödemiştir. Sonraki dönemlerde ise, hem Emevî-egemen anlayış dinleşmiş olduğu hem de dinin saltanat aracı olarak kullanımı devam ettiği için bu ayetlerin mesajı yine örtülü tutulmuştur.

Bu ayetlerin devrim niteliğindeki mesajı üzerinde hakkıyla konuşmak için dinin saltanat aracı olmaktan çıkarılmış olması gerekir. Aksi halde, o mesajı telaffuz eden, o coğrafyadaki yönetime veya yönetimlere isyan etmiş sayılır. Hem o mesajı açıklamak hem de isyan etmiş sayılmamak ancak laik bir sistemin egemen olduğu ülkede mümkündür.

Şimdi, Zühruf 54-56. ayetlerin mesajını açık şekilde ortaya koyalım. Firavunları yaratan halkların uşaklık psikolojilerini deşifre edip bu psikolojinin Allah’ı nasıl öfkelendirdiğini, pasif zalimlerden intikam alma kararına nasıl vardırdığını ifade eden bu ayetler, emperyalizmin hapishanesine dönüştürülmüş mabetlere (ibadethanelere) hapsolmayı din sanan bir kitlenin Allah tarafından Allah’ın düşmanı gibi algılandı ğını göstermektedir. Demek ki, mabede, mescide müdavim olmak Allah katında her şey demek değildir. Bunun için Kur’an, iki tür namazdan söz etmektedir:
1. İnsanı Allah’a yaklaştıran, rahmet vesilesi namaz,
2. İnsanı Allah’ın düşmanı haline getiren lanet vesilesi namaz. (Maun suresi, 4-7)

Kur’an’a saygımız varsa bu namazların ikisini de gündem yapmalıyız. Birini sakladığımızda biz de Kur’an’ın lanetine çarpılırız, çünkü bu iki namazın birini sakladığımızda namazın gerçek anlamını kavramamız mümkün olmaktan çıkar.

ZÜHRUF SURESİ’NİN YAKTIĞI MEŞALE

Tam bu noktada, insanlığın önünde dev bir meşale yakan Zühruf suresi 54-56. ayetleri görmekteyiz. Önce ayetleri görelim:

“İşte, Firavun, toplumunu böyle küçümseyip horladı da onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik. Onları, sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yaptık.”

Bu ayetleri, tefsir kurallarını (semantik ve hermenötik incelikleri) dikkate alarak değerlendirdiğimizde, şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekiyor:

1. Firavunların horlayıp ezmesi ile toplumun ona itaati arasında bağlantı vardır. O itaat olmasaydı bu horlayıp ezme de olmayacaktı.

2. Firavunun horlayıp ezmesine isyan yerine itaatle karşılık verilmesi Allah’ı öfkelendirmiş, bunu yapan kitleden intikam alma kararına vardırmıştır.

Firavunları yaratanların bu ruh yapıları ve kişilikleri Yunus suresi 83’te de anlatılmıştır:

“Firavun ve kodamanlarının kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavmi arasından bir nesil dışında hiç kimse Musa’ya inanmadı. Çünkü Firavun, o toprakta gerçekten çok üstündü ve gerçekten sınır tanımaz azgınlardan biriydi.”

Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık sarmanın sembolü mü? Kur’an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Muhammed bu şıkka göre yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp ‘özgürlüklerin Peygamberi’ni ‘daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü’ haline getirdi.

Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan imamı Âzam Ebu Hanîfe’den geldi. Arap fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler İmamı Âzam’ı ‘namazsız ve isyancı bir din’ kurmakla suçladılar. İmamı Âzam, Hz. Peygamber’i özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın faturasını başıyla ödedi. Ve Büyük İmam’ın ardından İslam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü. Ne yazık ki, hâlâ da o zihniyetle yürümektedir.

Ahzâb 57. ayete göre, “Allah’a ve Peygamber’e eziyet edenler lanetlenmişlerdir.”

Peygamber’e eziyeti anlamakta zorluk çekilmez ama “Allah’a eziyet nasıl olur?” diye sorulmaktadır. Zühruf 55. ayet bu sorunun cevabını getiriyor. Orada Cenabı Hak tarafından kullanılan ‘âsefûnâ’ kelimesi ‘bizi üzdüler, öfkelendirdiler’ anlamındadır. Demek ki, zulüm karşısında pasif kalarak zalimlere dolaylı destek vermek, Allah’a eziyet etmektir. Allah bundan öylesine rahatsız olmaktadır ki bunu bir intikam sebebi sayıyor.

Zalimlere itaat, A1lah’ı öfkelendiren tek kötülüktür. Hûd suresi 59. ayet bunu, ‘inatçı zorbaların emrine uymak’ şeklinde tanımlıyor.


MAUN SURESİNİN YARATTIĞI DEVRİM:
KAMU HAKLARINI TALAN EDENLERE İSYAN

Kur’an’da ‘özellikli’ olarak öne çıkarılan iki sure var: Fâtiha, Maun. Bu sureler, 7 ayetli surelerdir. Ve Kur’an, kendi esrarlı beyan tarzıyla bu yedi ayetliliği kullanarak, anılan iki sureyi artı özellikleri olan iki sure halinde öne çıkarmıştır. Bu Kur’ansal gerçeğin ayrıntılarını biz ’Maun Suresi Gerçeği’ adlı eserimizde verdik. Burada sadece Maun suresinin yarattığı üç büyük devrime özet olarak dikkat çekmekle yetineceğiz.

DİN MASKESİ ALTINDA DİNSİZLİK YAPILABİLECEĞİNİN İLANI

Mann suresi, riyakârlar ile kamu haklarına tecavüz edenlerin, dini inkâr etmiş sayılacaklarını hükme bağlamıştır. Bize göre, dinler tarihinin en büyük devrimi, budur. Cenabı Hak, Maun suresini istisnaî ve özellikli sure ilan ederken elbette ki çok büyük hikmetler amaçlamıştır.

Maun suresinin riya ve kamu hakkı talanına indirdiği en büyük darbe, ilk ayetindeki darbedir:
“Gördün mü o, dini yalan sayanı?”

Bu darbeye müstahak hale gelenlerin bundan sağ ve sağlam çıkmaları mümkün değildir. Darbenin bu müthiş vuruşundan kurtulmak veya işi hafif yara bere ile atlatmak için yoğun gayretler gösterildiğini görmekteyiz. En büyük ve kurnaz gayret, ayette geçen ‘din’ kelimesini din diye çevirmek yerine din sözcüğünün lügatlerdeki anlamlarından birini alarak Kur’an sanki onu söylüyormuş gibi anlamlandırma yönüne gitmek olmuştur.

Din kelimesini, geçtiği her yerde ‘din’ diye tercüme edenler, bu ayete gelince her nedense din sözcüğünü olduğu gibi tercümeyi bırakıp dinin bir düzineye yakın anlamından işlerine gelen biriyle tercüme yönüne gidiyorlar. Böyle yapmayıp da ayette söyleneni aynen ifade ederlerse facianın başlarına çökeceğini biliyorlar. Facia şu olacaktır: Anlaşılacaktır ki, kamu haklarına musallat olanlar, namazlı-niyazlı birileri de olsalar, Kur’an onları dinsiz-imansız ilan etmektedir. İşte, kaçmak ve kurtulmak istedikleri müthiş Kur’anî vuruş, budur. Kur’an, bu tür tanrısal vuruşlardan bahsederken şu sarsıcı ifadeyi kullanmaktadır:

“Şu bir gerçek ki, Rabbinin vuruşu/yakalayışı çok şiddetlidir.” (Bürûc, 12)

Evet, Rabbin vuruşu/yakalayışı çok sarsıcıdır ve bunun böyle olduğunun en güçlü kanıtlarından biri de Maun suresindeki vuruştur. Bu vuruş, Allah ile aldatan ve seçkin bir ibadeti bir ‘maske’ gibi kullanıp irinli yüzlerini sağlayan dinci soygun ve riya sektörlerine yapılmaktadır. Bu dehşetli vuruştan kurtulmanın asırlık hazırlıkları yapılmıştır. Örneğin surenin ilk ayetini şöyle çevirenler vardır:
“Hesap ve cezay yalanlayamı gördün mü?”

Şu çeviriyi yapanlar da vardır:
“Din (Âhiret cezasını yalanlayanı) gördün mü?”
(Süleyman Ateş çevirisi)

Süleyman Ateş, Meal’inde, yukarıda verdiğimiz tercümeyi yapıyor ama tefsirinde, aynı ayeti bir de parantez ekleyerek şöyle Türkçeleştiriyor:
“Ceza (gününü) yalanlayanı gördün mü?” (Ateş, Tefsir, 11/114)

Hangisi doğru?
Ateş, Maun 7. ayeti, tefsirinin meal kısmında bir türlü, bağımsız mealinde ise başka bir türlü çeviriyor. 7. ayet mealde şöyle:

“En ufak bir yardımı esirgerler. (Zekât veya ev hacetlerini ödünç vermezler)

Anılan ayet, Ateş’in tefsirindeki meal kısmında ise şöyle tercüme edilmiş:
“Zekât (veya koğa, çanak-çömlek gibi ev eşyasını ödünç) vermezler.”

“Eşyayı ödünç vermezler” nereden çıktı? Ayet böyle bir kelime kullanmamış. Kullanılan kelime ‘yemne’ün’ kelimesidir. ‘Menetmek’ kökünden çoğul bir fiil. Tevilsiz, tartışmasız şu demek: “Engellerler.”

“Vermezler” denmiyor, “varacağı yere varmasına engel olurlar” deniyor. İkisi çok farklı. ‘Vermezler’ demek sıradan bir mesajdır. Nihayet, iyilik yapmazlar demek olur ki, Kur’an’da yüzlerce yerde tekrarlanmıştır. Mucize devrimlerin suresinde söylenen bu değildir. “Kamu halkının varması gereken yere varmasını engellerler” dediğinizde Kur’an’da ilk kez (ve tek yerde) söylenen bir sözle karşılaşıyorsunuz ve bir devrim anlam ruhunuzu ürpertiyor. Şunu fark ediyorsunuz: Kamu mal ve haklarını bizzat yemek değil, onların gitmesi gereken yere gitmelerine bir biçimde engel olmak bile maskeli bir dinsizlik oluşturur.

İşte mucize devrim, budur. Ve Maun suresinin söylediği de budur.

Maun suresi ihlalcileri keşke sadece birilerine bir şeyler vermemekle kalsalar. Vermemek, en kötü ihtimalle bir günahtır ve Kur’an onun için kimseyi dini inkârla itham etmez, böyle bir şey için kimseye lanet okumaz. Burada söz konusu olan, vermemek değil, kamu haklarının, gitmesi gereken yerlere ve kişilere gitmesine engel olmaktır. İşte büyük bela, budur. Dinin inkârıyla eşanlamlı tutulan kötülük, budur. Ve bu muhteşem mesaj, birçok çeviri gibi, Ateş’in çevirisinde de uçup gitmiştir.

Dahası var: Yahudilikten İslam’a geçen yazar Muhammed Esed, ayeti dehşet verici bir anlam kaydırmasıyla şöyle tercüme etmektedir:

“Hast thou ever considered (the kind of man) who gives the lie to all moral law?: Hiç bütün ahlakî kuralları yalanlayan bir insan türü tasavvur edebilir misin?” (Esed, The Message of the Qur’an, 979)

Esed’in, Maun suresi 1.ayetin tercümesi olarak verdiği cümle güzel bir cümle olabilir ama bu surenin bir ayeti değildir. Hatta öyle bir cümle Kur’an’ın hiçbir yerinde yoktur.

Anlaşılan o ki, nüfus kâğıdında ‘Müslüman’ yazan, ‘namazlı-niyazlı’ insanların ‘dini inkâr eden’ insanlar olarak damgalanabileceklerini düşünmek bile çıldırtıcı gelmektedir. Hepimize çıldırtıcı gelebiliyor ama ne yapalım ki, Kur’an böyle diyor. O halde yol bellidir:

Aklımızı, Allah’ın dediğini çarpıtmak istikametinde değil, Allah’ın söylediğinin arka planını, gerçek hikmetini kavramak istikametinde kullanacağız.

İki örnek verdiğimiz bu tercümeler, suredeki mesajın dünyada işe yaramasını tamamen engellemekte, işi müşrikler-dinsizler meselesi haline getirip öbür dünyaya havale etmektedir. Bu dünyada bu dinin ve bu kitabın ardı sıra gidenlerse verilmesi gereken mesaj öte dünyaya havale edildiği için, Kur’an’ı asırlardır okumalarına rağmen bu sureden zerre kadar yararlanamamaktalar. Oysaki içinde kıvrandıkları temel belaların çözümü, bu suredeki o ‘yok edilen mesaj’ın ta kendisidir.

Oyunlardan biri de, ‘din’ sözcüğüne, bir parantez hilesiyle bir ‘gün’ sözcüğü eklemek ve anlamı şu hale getirivermekle oynanıyor:

“Gördün mü o, din (gününü) yalan sayanı?”

Onu gördük ama ondan önemlisi, anlam kaydırıcılarının Kur’an’a soktukları yalanları da gördük. Nereden çıktı ‘din günü’ tabiri? Kur’an, ‘din günü’ tabirini defalarca kullanmıştır. Resmî tertip sırasıyla ilk sure olan Fâtiha’nın 4. ayeti aynen şöyle: “Allah, din gününün sahibidir.”

‘Din günü’ tabiri 13 yerde kullanılmıştır: Fâtiha, 4; Hicr, 35; Saffât, 20; Sâd, 78; Zâriyât, 12; Vâkıa, 56; Meâric, 26; Müddessir, 46; İnfitar, 15, 17, 18; Mutaffifin, 11.

Kur’an, bunun iki katından fazla yerde de ‘din’ kelimesini tamlamasız kullanmıştır. Demek ki, tanrısal kitap bir hikmete bağlı olarak, bazı yerlerde ‘din’, bazı yerlerde ise ‘din günü’ tabirini kullanmıştır. Şimdi, Allah’ın ‘din’ dediği yerde, bir sürçi lisan mı olmuştur da birileri onu tamamlamak için ‘gün’ kelimesi ekliyor?! Yüce Tanrı isteseydi, Maun suresinde de ‘din günü’ tabirini kullanırdı ama kullanmamıştır; özellikle kullanmamıştır. Çünkü surenin vermek istediği mesaj o kullanımla verilemezdi. Kur’an’ı gönderen kudret bu sureye çok farklı bir iş yaptırıyor. Nedir o?

Maun suresi nitelikli imansızlığı deşifre ediyor.

Meallerde iyi veya kötü niyetle sergilenen tavrın amacı belli:

‘Din gününü yalanlayanlar’ dediğiniz anda okkanın altına gidecek olanlar, âhireti inkâr eden Ebu Cehiller, Âs bin Vâiller, Velid bin Muğîreler veya benzeri çağdaş inkârcılar olacak. Bir yandan ‘Allah, Allah’ sadaları çıkarıp öte yandan, Müslümanları soyup soğana çeviren sahtekârlar ‘namazlı-niyazlı adamlar’ (!) oldukları için aklanacaklar. Aklanacaklar ne demek, ‘beş vakit namazlı mübarek adamlar’ unvanı bile alacaklar. Yani ‘domuz etini’, hatta ondan da beter olan ‘kul hakkı’nı yiyecekler ama besmele çekerek yedikleri için hem günahtan kurtulacaklar hem de sevap ve saygı kazanacaklar.

‘Domuz etini besmele çekerek yiyenler’ bütün zulümlerine, bütün rezilliklerine, bütün azmışlıklarma, hatta bazen bütün namussuzluklarına rağmen, bir de ‘din hamisi’ pozlarında ona buna çalım satacaklar. Hatta onun bunun dinine-imanına kalite kontrolü yapma cüretine bile yeltenecekler. Yıllardan beri bu imansız cüreti göstermiyorlar mı? Ve tek eksiği, birkaç rekât namaz olan birçok zavallı insanın bunların kin ve iftiraları yüzünden ‘zındık, hatta dinsiz adam’ olarak damgalanması sürüp gitmiyor mu?

İşte, Kur’an, din adına tevessül ve teşebbüs edilen bu ağır vicdansızlığı, bu nitelikli imansızlığı deşifre ediyor, yere çalıyor. Kur’an, ‘imansızlığı’ veya ‘sıradan imansızlığı’ birçok ayetinde anlatıp tanıtmıştır. Bu surede deşifre edilen ve tanıtılan ise ‘nitelikli imansız1ık’tır. Yani bu surede, öteki imansızlıklardan çok daha ağır bir imansızlık tanıtılıyor.

Ayetin söylediğini aynen söyleyip ‘dini yalanlayanlar’ tabirini kullandığınızda, ortaya çıkacak tablo dehşet vericidir: Çünkü namazlı niyazlı birtakım riyakârların bu görüntülerine rağmen, dinsiz-imansız, inkârcı olabilecekleri Kur’an’ın tanıklığıyla tespit edilmiş oluyor. Daha açık bir ifadeyle, din ile dincilik, dindar ile dinci farkı ortaya konmuş oluyor.

RİYANIN EN SİNSİ ŞİRK VE EN ZARARLI DÜŞMAN OLDUĞUNU İLAN

Riyanın mahiyeti ve tahribatı, bu eserin bundan sonraki bölümünde (İkinci Bölüm) ayrı bir başlık altında incelenmiştir.
Burada, sadece Maun suresinin mesajı bağlamında kısaca ele alınacaktır.

İslam’ın bütün kutsal metinlerine göre, riya, şirktir. Müşrik olmak için Allah’a açıkça ortak koşmak şart değildir; Kur’an’m şirk alâmeti gördüğü şeyleri taşımak yeter.

“Şirk iki türlüdür: Sözle şirk, hal ile şirk. Tanrı’nın oğul ve ortağı olduğunu iddia etmek sözle şirktir. İnsanın içinde Tanrı’dan başka şeyler için yer ve yol bulunması da hal ile şirktir.” (Sultan Veled, Maarif, 53)

Kur’an dilinin büyük ustası Isfahanlı Râgıb’a göre, “Büyük şirk, Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki, inkârın ve küfrün en büyüğüdür. Küçük şirk ise bazı iş ve fiilleri icra ederken Allah dışında kişilerin rızasını da hesaba katmaktır. Riyakârlık, ikiyüzlülük bu cümledendir.”

Hz. Peygamber, ümmeti adma şirkin en çok bu sinsi türünden korktuğunu söylemiş ve bu şirk türünü tanıtırken şöyle buyurmuştur:

“Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah'a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların Güneş’e, Ay’a, puta tapmaları değildir. Benim korktuğum bu şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de gizli şehvettir.” (İbn Mâce, Zühd, 21)

Gizli şirke değinen hadislerde dikkatler riyakârlık üzerine çekiliyor ve riya, gizli şirkin en yıkıcı görünümü olarak veriliyor. Bu gerçek göz önüne alınarak bakıldığında, takıyyecilik, halkı aldatma... gibi hastalıklara tutulmuş bulunan Allah ile aldatma odaklarının tümü, müşrik sıfatına müstahaktır.

Şunu asla unutmamalıyız: Din adı altında dinsizliğin en zehirlisini sahneleyenler, dine karşı olanlar değil, dinin savunucusu olduğunu iddia eden Allah ile aldatma sahtekârlarıdır. Birçok insanı dine-Allah’a düşman hale getirenler de bunlardır.

Muhaddis-fakîh İbn Hacer el-Heytemî, eserinin şirki inceleyen bölümünün giriş kısmına Maun suresinin, namazına riya bulaştıranları lanetleyen ayetini koymuştur. (Heytemî, ez-Zevacir, 1/62) Heytemî, aynı eserinin birkaç sayfa ilerisinde de Hz. Peygamber’in şu ürperten sözünü, Tayâlisî, Ahmed bin Hanbel, Taberânî, Hâkim ve Beyhakî gibi hadisçilerden naklen kaydetmiştir:

“Kıldığı namaza riya bulaştıran kişi şirke gitmiştir, tuttuğu oruca riya bulaştıran kişi şirke gitmiştir, verdiği sadakaya riya bulaştıran kişi de şirke gitmiştir.” (Heytemî, ez-Zevacir, 1/68)

Mürai Tip tanıtılıyor:
Müfessirlerin babası diye anılan Fahreddin er-Râzî (ölm. 606/1209), ‘Mefâtihu’l-Gayb’ adlı anıt tefsirinde Maun suresinin riyayı deşifre eden 6. ayetini, ‘bağımsız bir şerir tipi tanıtan ayet’ olarak gösteriyor. Râzî’ye göre, bu ayet, başka birçok ayette tanıtılan münafık tipi değil, ‘mürâi’ tipi yani riyakârı tanıtıyor. Şöyle diyor Râzî:

“Münafık, dışında iman gösterip içinde inkâr saklayan tiptir. Mürâî ise kalbinde olmayan bir şeyi, samimiyeti varmış gibi göstererek halkın kendisini ‘mütedeyyin’ sanmasını sağlayan tiptir.”

Münafık tipin ‘dindarlık taslamak’veya‘din üzerinden menfaat devşirmek’ gibi bir kaygısı yoktur, o sadece ‘Müslümanlardan biri olarak gözükmek’1e yetinmektedir. Bu gözükmenin taşıdığı riski ve tehdidi de bilmektedir. Ama müraî tip öyle değildir, o, dinde iddialıdır, kendisini ‘en dindar’ göstermektedir. Dinin avukatlığına soyunabilmekte, onun bunun dinine imanina kalite kontrolü bile yapmaktadır. O halde, şunu tespit etmeliyiz:

Din ve iman alanında en tehlikeli ve en kuduz tip, ne kâfirdir ne de münahk; en tehlikeli ve en şerir tip, müraî tiptir. Yani Maun suresinin lanetlediği dinci tip.

Kur’an’ın verilerine dayanarak şu tespiti de yapmalıyız:

İçlerinde çıkarcılık saklayanlar, içlerinde inkâr saklayanlardan daha tehlikeli ve daha alçaktır.

Münafık, içinde inkâr sağlayan tiptir. İçi ile dişini bir tutmadığı için münafık da bir riyakârdır ama unutmamak lazım ki, riyakârlıkları menfaatçılığa dayananlar, Kur’an’a göre, daha tehlikelidir. Çünkü onların halkı kandırma ihtimalleri daha yüksektir.

Riyanın değişik alt başlıkları olabilir: Şirk, münafıklık, menfaatçılık. Değişmeyen şu ki, riya asla bir mert tavır değildir, iki yüzlülüh ve kahpelik türüdür. Riyakâr, bu kahpeliği bazen şirh olarak öne çıkarır, bazen nifak, bazen de çıkarcılık.

Netice olarak, Maun suresinin önümüze koyduğu tip müşrik tiptir, münafık tip değil. Nitekim bu sureyi tefsir eden bütün müfessirler riyanın şirk türlerinden biri olduğunda ittifak etmişlerdir. Türk asıllı büyük bir müfessir olan Cârullah Zemahşerî (ölm. 538/1143), 'Keşşaf adlı anıt tefsirinde, bu surede ele alınan riyayı ‘şirkin bölümlerinden biri’ olarak tanıttıktan sonra şu hadisi naklediyor:

“Riya, siyah karıncanın karanlık gecede siyah yün kaftandaki yürüyüşünden daha sessiz ve sinsice yol alır.” Zemahşerî şunu da söylüyor:
“Bu surenin dikkat çektiği hal üzere olan nice ‘İslam’ damgalı kişi vardır. Hatta bunlar içinde bu riyakâr sıfatına müstahak nice ‘ulema’ unvanı taşıyanlar vardır.” (el-Keşşâf ’an Hakaaikut-Tanzil, 4/289-290)

Mısırlı müfessir Ahmet Mustafa el-Merâğî (ölm. 1952) bu surede namazları lanetlenenleri anlatırken şunları söylüyor:

“Evet, onlar namaz kılarlar; fakat yaptıkları ameller sadece halk görsün diyedir. Mallarından başkalarına bir şey verme yükümlülüğüne asla girmezler. Bunların namazları kendilerini ‘dini yalanlayanlar’ çizgisinden kurtarmaz. Kamu hakkı talancılarmın, kendilerini ‘İslam’ damgasıyla damgalamaları veya bu damgayl taşımamaları hiçbir fark yaratmaz. Allah’ın hükmü tektir. Aşlrılmış isim ve unvanlar bu hükmü değiştirmenin gerekçesi olamaz. Taşınan o unvanlar ve isimler, Cenabı Hakk’ın muradına uygunluk arz ettiklerinde bir değer taşırlar.”

“Dini tasdik edenleri dini yalanlayanlardan ayıran nitelikler adalet, merhamet ve insanlara iyiliktir. Bu nitelikler yoksa din de yoktur.” (Ahmet Mustafa Merâğî, Tefsir, 10/250)

Bazılarının sandığı gibi, ayetin, müminlerin maske namaz kilanlarına değil, müşriklerin namazlarına sataştığlnı düşünsek bile, değişen bir şey olmaz. Çünkü müşrikler dinsiz değillerdi, Allah’ı kabul ediyor, ancak O’na ortak koşuyorlardı. Riya da bir şirk olduğuna göre, riyakâr musallî, resmiyette Müslüman da olsa müşriklik etmiş demektir. Çünkü burada önemsenen, kamu haklarlnl talan edenlerin namazlı-niyazlı kişiler olabileceği ve bunların gerçekte birer din yalanlayıcı hükmünde tutulduklarıdır. Eğer başlangıçta mümin iken bunu yapmışlarsa zaten bunu yaptıkları anda müşrik konumuna geçmektedirler. Sonuç her iki halde de aynıdır.

Müşrik İnanmışlık Tanıtılıyor:

Hem namaz kılıp hem de kamu hakkı talan eden kişi, bu yaptığıyla ‘muvahhit inanmışlık’ (Allah’l birleyen müminlik) sıfatini yitirip ‘müşrik inanmışlık’ sıfatı altına girmiştir. ‘Müşrik inanmışlık’ tabiri birilerini şaşırtabilir, birilerini de kızdırabilir ama unutmayalım ki biz bu tabiri Kur’an’ın bir ayetinden aldık. Kur’an, sarsıcı bir hakikate parmak basıyor: İnsanlığın büyük çoğunluğunun müşriklik hali içine girmeden mümin olmayı başaramayacağına dikkat çekiyor. Şöyle diyor:

“Onların çoğu, müşrikler durumuna düşmüş olma hali dışında Allah’a iman etmez.” (Yusuf, 106)

KAMU HAKLARINA TECAVÜZÜN DİNSİZLİK OLDUĞUNU İLAN

Maun suresinin en büyük devrimi, kamu haklarına tecavüz edenlerin maskeli inkârcılar olduğunun ilan ve tescil edilmesidir. Devrimler yaratan sure, dini yalan satmayı gerekçelendirirken iki şeyi öne çıkarmaktır:

1. Riyakârlık,
2. Kamu mal ve haklarının yerine ulaşmasına bir biçimde engel olmak yani gulûl suçu işlemek.

Şu bir gerçek ki, Kur’an mal ve parayı hayatın biricik veya egemen değeri sayanların dini olamayacağını açıkça söylemektedir. Bu Kur’ansa1 gerçek dikkate alındığında şunu söylemek zorunlu hale gelir: İnsanları sömürmek için Allah ile aldatan dinciliğin, adının tam tersine, dini-imanı yoktur. İslam Peygamberi tehlikeye şu sözleriyle dikkat çekmiştir:

“Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır. Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır.”

“Kişinin mal ve gurura düşkünlüğünün dinine getirdiği zarar, sürü içine dalmış kurtların koyunlara getireceği zarardan daha büyüktür.”

Mal putu ile din istismarını birlikte kullanabilecek konuma gelmiş kadroların ve siyasetlerin egemen olduğu bir toplum, cehennemini daha bu dünyada kendi eliyle kurmuş demektir.

Maun suresi, iki zulme savaş açıyor: Kamu malları talanı, riyakârlık. Kamu hak ve imkânlarının yerine ulaşmasına engel olmanın da biri aktif engelleme, biri de pasif engelleme olmak üzere iki türü vardır. Aktif engellemede, kamu malı çalınır-çırpılır, çarçur edilir; buna engel olacak mevzuat düzenlemeleri yapılmaz. Pasif engelleme ise yanlışlıklara seyirci kalmak suretiyle sergilenir.

Hz. Peygamber, kamu malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş olanların cenaze namazını kılmamıştır.

“Bir harp sonrasında Hz. Peygamber’e: ‘Filanca, filanca, falanca şehit oldu’ diye tekmil verdiler. O, bunlardan birisi için şöyle dedi: ‘Hayır! İşte o dediğiniz kişi şehit olmamıştır. Ben onu cehennemin içinde görüyorum. Sebebi de, kamu mallarından çaldığı bir giysidir.’ Hz. Peygamber bunun ardında Hattab oğlu Ömer’i çağırarak şu talimatı verdi: ‘Git, ey Hattab oğlu, git de insanlara şunu duyur: Cennete yalnız ve yalnız müminler gidecektir.” (Müslim, iman; İbn Hanbel, 1/30, 47; ibnü’Kayyum . Zâdü’l-Meâd, 1/515, 3/ 107-108)
Peygamberimizin Ömer’e söylediği söz, kamu malı hırsızlarının mümin niteliğini yitirdiklerine kanıttır. Nitekim Maun suresinin söylediği de budur. Ebu’l-Müfessirîn (Müfessirlerin babası) unvanıyla anılan Fahreddin Râzî (ölm. 606/1209) tefsiri Mefûtîhu’l-Gayb’da Maun suresinin taşıdığı mesajlara dikkat çekerken şunu da söylüyor:

“Cenabı Hak, bu surede, riyakârlık ile kamu haklarının yerlerine ulaşmasına engel olmak arasında ilişki kurarak iideta şöyle demek istemiştir: Namaz benim içindir, kamu hakları halk için. Mann suresinin tanıttığı suçlular, Allah için olanı halka sunmaya kalkıyorlar, halk için olanı da halkın yararlanmasından uzaklaştırıyorlar. Yani bu suçlular aynı anda hem Hakk’a hem de halka kötülük ediyorlar.” (Mefâtîhu’l- Gayb, 32/116)

İkinci Bölüm
DEVRİMLERİ BAŞARILI KILACAK DEVRİM:
ŞİRKİN DEŞİFRE EDİLMESİ


EN BÜYÜK DÜŞNANI TANINAK

Şirk, Kur’an’ın en hayatî kavramlarından biri, belki de en hayatî kavramıdır. Çünkü onu bilmeden Kur’an’ın hiçbir kavramını tanımak mümkün olmaz. Şirki tanımadan Kur’an’ın mesajını, getirdiği dini tanımak mümkün olmaz. O halde, şirk, herhangi bir eserin bir bölümü halinde anlatılacak kadar sıradan bir kavram değildir. Onu, bağımsız bir eser olarak ele almak ve sayfa kısıtlamasına gitmeden anlatmak gerekir. Bunun içindir ki biz, şirki, burada çok kısa bir özetini vereceğimız bağımsız bir eserle inceledik: 'Din Maskeli Allah Düşmanlığı: ŞİRK'


Şirke isyan etmeyen bir benlik, tevhidin dostu ve mümini olamaz. İstediği kadar ‘Allah, Allah’ diye bağırsın, istediği kadar namaz kılıp oruç tutsun. Onun içindir ki, şirkin iyiden iyiye irdelenmesi, sinip saklanmasına en küçük bir imkân bırakılmaması gerekir. Şirk, tevhidin en büyük peygamberinin ifadesiyle, ‘gece karanlığında siyah kaftanın siyah tüyleri arasında yürüyen karıncanın sessizliği içinde yol alır’. Şirki tanıma seferberliği, Kur’an ümmetinin en hayatî, en büyük ve en zorlu seferberliği olmalıdır. Eğer olmuyorsa ne Kur’an mümininden ne de Kur’an dininden ve imanından söz edebiliriz.

Kur’an’m tek düşmanı zulüm, en büyük düşmanı ise zulmün en yıkıcı görünümü olan şirktir. Gerçek bir Kur’an mümini düşmanmı ararken bir tek soruya odaklanacaktır: “Şirk, özellikle maskeli kirk nerededir?” Bu soru Kur’an mümininin en büyük düşmanım bazen bir mabedin içinde karşısına dikebilir.

Bir muvahhidin en büyük düşmanı, şirktir. Kur’an’ın düşmanlık hedefi olarak gösterdiği zulüm de şirkin bir uzantısıdır. Çünkü “şirk gerçekten çok büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13) Bir inanç kitlesinin en büyük düşmanım tanımaması kadar büyük bir hüsrana olamaz. İslam dünyası işte bu hüsranın ta ortasında debelenmektedir. Çünkü İslam dünyası şirki tanımamakta, tanımak yönünde ciddi bir gayret de göstermemektedir.

İslam dünyası şirkin pençesinde kıvranmaktadır. Belini doğrultamamasının sebebi, budur. Allah, hiçbir kitleyi günahları, eksikleri yüzünden perişan etmez, perişanlık ve hüsran sadece şirkin sonucudur. Şirk, insanın emek ve üretimini ile yaramaz hale getiren tek beladır. Kur’an bu gerçeğin altını defalarca çizmesine rağmen, geleneksel yaklaşımlar buna gereken önemi vermemiş veya verememiştir. İslam dünyasının en büyük felaketinin gizli-masheli kirk olacagını Hz. Muhammed asırlar öncesinden haber vermiştir. Ve bunun, ümmeti adına kendisini korkutan bir numaralı musibet olduğunu da söylemiştir.

Hz. Peygamber’in, şirkin açabileceği tahribattan yakınan sahabîlere öğrettiği bir duadan öğreniyoruz ki, şirkin, henüz adı konmamış türleri de vardır. Hz. Peygamber, şirkten Allah’a sığınmayı önerdiği sahabîlerine şu yolda dua etmelerini söylüyor:

“Allahım! Sana, bildiğimiz şeylerin herhangi biriyle şirk koşmaktan sana sığınırız. Ye sana, bilmediğimiz şeylerle şirk koşma ihtimalinden de senin altını dileriz.” (Heytemî, ez-Zevâcir, 1/66)

Ümmetin en seçkinlerinden biri olan Hz. Ebu Bekir’e de şöyle diyor:

“Ey Ebu Bekir! Sizin içinizde şirk, karıncanın yürüyüşünden daha sinsi ve sessiz seyreder. Şunu bilin ki, bir kişinin, karşısındakine, ‘Sen ve Allah dilerse olur’ demesi de şirkin bir parçasıdır.” (Heytemî, age. 1/66)

Karıncanın yürüyüşünden daha sinsi ve sessiz olan bu ‘maskeli şirk’, yine Peygamberimiz tarafından, ‘iç dünyanın gizliliklerindeki kirk’ (şirkü’s-serâir) olarak da anılmıştır. Şirkten söz etmeye başladığımızda, işte böylesine tehlikeli ve kahpe bir düşmanı tanıtacağız demektir.

PEYGAMBERLER KİME VE NEYE KARŞI SAVAŞTI?

Peygamberlerin mücadelesi dinsizlik veya ateizme karşı değil, sahte din olan şirke karşıdır. Hz. Muhammed’in baş düşmanı olan Mekke oligarşisi, Hz. Muhammed’le ateizm veya dinsizlik adına değil, atalarının dini olan şirk adına savaştı. Musa’nın, İsa’nın savaşları da dinsizliğe karşı değil, sahte dine karşıydı. İsa’yı dinsizler, ateistler değil, Yahudi hahamlar çarmıha gerdirdi. Tarihin her döneminde ve bugün, gerçek dindarların savaşları ateizm veya dinsizliğe karşı değil sahte dine karşı olmalıdır.

Hiçbir peygamberin mesajında ateizme veya dinsizliğe karşı savaş çağrısı yoktur; çağrı zulme, azgınlığa, kodamanlara, tâğutlara, haksızlığa, talana, kısaca, şer ve şirk kodamanlarına karşı savaş çağrısıdır. Başta ibadetler olmak üzere diğer bütün dinsel unsurlar ve motifler, bu esas savaşı verecek olan güçleri donatmak, daha iyi savaşır hale getirmek içindir. Kur’an’m dini, öncelikleri bakımından, ‘ibadetler ve tespihler dini’ değil, ‘zulme karşı mücadele dini’dir.

Hz. Muhammed de geleneksel Emevî dinciliğinin empoze ettiği gibi bir din adamı, bir ruhban değil, bir özgürlükler ve haklar savaşçısıdır. O halde, geleneğin anlattığı peygamber Kur’an’ın peygamberi olmadığı gibi geleneğin anlattığı Allah da Kur’an’ın Allah’ı değildir. İkbal’in deyişiyle, “Kur’an’ın dini başkadır, mollanın dini başka.” Sonuç olarak da Kur’an’ın Allah’ı başkadır, mollanın Allah’ı başka.

ŞİRKİN MAHİYETİ

Şirk ve şirket, ortaklık demektir. Aynı kökten gelen şerîk ise ortak anlamındadır. Kur’an, bu şerîk sözcüğünün çoğulu olan şürekâ kelimesini A1lah’a ortak koşulanlar anlamında defalarca kullanmıştır.

Şirke bulaşana, müşrik denir. Müşrik, şirk dininin mensubu olanların adı ve sıfatıdır. Tıpkı 'mümin’ kelimesinin Kur’an dinine mensup olanların isim ve sıfatı olduğu gibi.

Şirk, Allah’ın yanına bir kişi veya bir şeyi koymak şeklinde adî bir ortaklık görünümünde olabileceği gibi, onlarca hatta yüzlerce elemanın söz sahibi olduğu bir anonim ortaklık görünümünde de olabilir. Şürekânın sayısı sürekli değişir; değişmeyen ortak daima Allah’tır. Hint şirkinde ilahların sayısı binlerle ifade ediliyor. Şirk ve şirkette Allah’ın yanına ortak olarak konan kişi veya kuvvetin seçkin, kutsal olması çirkin doğuşunu ne engeller ne de geciktirir. Allah’ın yetkiderinden Allah dışında birine pay çıkarılmışsa kullanılan ortağın Firavun olması ile Musa olması arasında fark yoktur. Kur’an’ın ısrarla dikkatlere açtığı tevhit sırlarından biri de budur.

Şirkte kullanılan ortaklar arenasına (veya konseyine) panteon denir. Panteonsuz ve ilahlar arası hiyerarşisiz şirk olmaz.

Panteon, Eski Yunanda ilahlar arenası veya parlamentosu anlamındaydı. Panteon, her biri bir konuda söz sahibi olan ilahların, baş ilah Zeus liderliğinde karar aldıkları bir platformdur. Bu platforma Eski Yunan paganizmi, zaman içinde bazı ‘büyük ve seçkin kişilerin ruhları’nı da söz ve oy sahibi olarak eklemiştir. Panteon, giderek bir anonim şirkete dönüşmüştür. İslam öncesi Arap Yarımadası’nda da tipik bir panteon vardı. Kur’an’m mele’ veya mütrefler dediği kodamanlar ekibi de bu panteonun söz ve oy sahipleri arasındadır.

ŞİRKİN ÖNE ÇIKARDIĞI GEREKÇELER

Şirk (yedek ilahlı din), Allah’tan başkalarını vekil etmenin yani yedek ilahlar devreye sokmanın gerekçesi olarak iki şey ileri sürmüştür:

1. Yedek ilahların (şürehâ, endâd) insanı Allah’a yaklaştırması:

Şirkin bu sayı Kur’an tarafından şöyle tanıtılmaktadır:

“Gözünüzü açıp kendinize gelin! Arı duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır! O’nun yanında birilerini daha veliler edinerek, ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz’ diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir.” (Zümer, 3)

Kur’an, Allah ile insan arasında uzaklık, mesafe, ayrılık olmadığını bildirerek ‘yaklaştırıcı ve yakınlaştırıcı’ gerekçesinin tümden sakat olduğuna dikkat çekiyor:

“Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)

Allah, insana şah damarından daha yakınsa insanın insanı Allah’a yaklaştırmasından söz etmek bile bir saçmalıktır, bir şirk bühtanıdır.

2. Yedek ilahların Allah katında şefaatçı olması:

Bu aldanış hem Zümer suresinde hem de Yunus suresinde tanıtılmakta ve cevabı verilmektedir:

‘Yoksa Allah’ın berisinden şefaatçılar mı edindiler? De ki, ‘Onlar hiçbir şeye sahip olmayan/hiçbir şeye gücü yetmeyen, aklını da işletmeyen varlıklar olsalar da mı?’ De ki, ‘Şefaat, tümden ve sadece Allah’ındır! Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi O’nundur. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer, 43-44)

“Allah’ın yanında bir de kendilerine zarar veremeyen, yarar sağlayamayan şeylere kulluk ediyorlar ve şöyle diyorlar: ‘Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçılarımızdır.’ De onlara: ‘Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği şeyleri mi haber veriyorsunuz?’ Şanı yücedir O’nun, ortak koştuklarından arınmıştır O.” (Yunus, 18)

Allah’a karşı en büyük ihanet ve kahpelik, şirktir. Bunun içindir ki şirk dışındaki sürçmelerin (küfür de dahil) affedilebileceğini söyleyen Kur’an, İslam dini dışında kalanlara da ümit ve ufuk açtığı halde söz şirke geldiğinde, tanrım birden değiştirip şirke batık olarak ölenlerin kurtulamayacağını hükme bağlamaktadır. (bk. Nisa, 48, 116)

Dinin adı İslam konmuştur. Bu ad, sadece Hz. Muhammed dönemi müminlerinin değil, tüm peygamberlerin bağlılarının ortak adıdır. İslam, teslimiyet demektir. Tevhidin formül cümlesi olan Kelimei Tevhidi uyguladığımızda İslam’ı şöyle tanımlamamız gerekiyor: “Hiçbir teslimiyet yoh, sadece Allah’a teslimiyet var.” İslam, Allah’a da teslim olanların dini değildir, sadece Allah’a teslim olanların dinidir. Bu ‘sadece’yi asla unutmamalıjnz. Çünkü tevhit bir ‘sadeceler sistemi’dir.

“İslam, Allah’a teslimiyettir” demek, işin yarısıdır. Diğer yarısını da yakalamak için şöyle demek gerekir: “İslam, Allah’tan başka hiçbir kudrete teslim olmamaktır.”
Kelimei Tevhit diye andığımız “La ilahe illellah: Hiçbir tanrı yok, sadece Allah var” cümlesiyle formüllendirilen polaritede kutuplardan herhangi birini gereğince tanımadığınızda ötekini gereğince tanımanız da mümkün olmaktan çıkar. Bu da sizi, o kutupla ilgili tüm tespit, tavır ve eylemlerinizde yanlış yapmaya mahkûm eder.

Tevhit tanınmaylnca tevhit dininin saatleri insan hayatına girmez. Tevhitten beklenen bereket, barış, nimet, esenlik, mutluluk, sürekli uzaklarda, göklerde kalır.

Bugün dünya şirkin pençesindedir. insanlığın büyük çoğunluğunun şirke bulaşmamış bir imandan yoksun olduğu ve olacağı Kur’an’ın beyanları arasındadır. (bk.Yusuf, 106) Rabbin bu beyanı, elbette ki haktır ve tecelli edecektir. Etmiştir. insanlık dünyası, şirkin onlarca türüyle yara bere içinde kıvranmaktadır.

Dünyayı şirkin sadece bir türüne, açık türüne karşı değil, bütün türlerine karşı isyana çağırıp savaşa sokan tek kutsal metin, Kur’an’dır. Onun en büyük devrimlerinden biri, şirki bütün türleriyle tanıtmak olmuştur.

Kur’an, şirkin bütün değerleri ve üretimleri işe yaramaz hale getireceğini, hem de Hz. Peygamber’e hitaben, evrensel-zaman üstü bir ilke olarak Zümer suresi 65.ayette vermiştir:

‘Yemin olsun, sana da senden öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke saparsan izleyip ürettiklerin kesinlikle boşa çıkar ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun!” (Aynı ilkenin değişik şekilde ifadeye konuluşu için bk. En’am, 88; Tevbe, 17, 69)

ŞİRK BİR DİNDİR

Şirk, bir dinsizlik değildir, ateizm hiç değildir. Tam aksine, şirk, insanlık tarihinin en yaman ve inatçı dinidir. Tevhitle tek farkı, şirkte söz ve hüküm sahibinin birden çok olmasıdır.

Kur’an ne ateizmden söz eder ne de dinsizlikten. Esasında felsefi-kozmik anlamda ateist insan yoktur. Böyle olunca da dinsiz insan yoktur. Kur’an, sahte ilah ve sahte dinden şikâyetçidir; ateizm ve dinsizlikten değil. İnsanoğlu, kendi anladığı Tanrı’ya inanmayana ateist, kendi anladığı dine inanmayana dinsiz demektedir. Gerçekte ne ateist vardır ne de dinsiz; sahte ilahlara kul olanlarla, sahte dine teslim olanlar vardır. Yani müşrikler vardır. Bunlar, nüfus kartları bakımından şu veya bu dine mensup olabilirler, hatta şu veya bu dinin ‘militan’ derecede savunucusu bile olabilirler. Nitekim Kur’an vahyine savaş açan Mekke müşrikleri dinsiz-imansız kişiler değillerdi, şirk dininin sadık ve militan mensuplarıydı.

Kur’an’da vurgu yapılan noktalardan biri de şudur: Cahiliye şirk dininde, yedek ilahların yani şürekâ panteonunun başında Allah vardır, Eski Yunandaki gibi Zeus türü bir ilah değil... Birçoğumuzun gözden kaçırdığı bu nokta, Kur’an’ın savaştığı şirki tanıma ve tevhitle farkını kavrama bakımından en hayatî noktadır. Yani Arap cahiliyye panteonunda, bazılarının sandığı gibi, Allah’ın inkârı yoktur. Bu noktada Kur’an’ın açık ve tartışma üstü ifadesi böyledir:

“Eğer o şirke batmışlara, ‘gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim hükmüne boyun eğdirdi?’ diye sorsan, yemin olsun ki, Allah diyeceklerdir.” (Ankebût,61; Lokman,25)
Bir şeyi daha ekliyor Kur’an: Panteon mantığı, Allah’ın yanına ortaklar koyarken Allah’a giiçsiizlük, yetersizlik isnat etmez. İkincil, üçiincül. ilahlara yer vermesini şu gerekçeyle açıklar:
“Bizim bunlara ibadet ve kulluk etmemiz, bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diyedir.” (Zümer, 3)

Kısaca, panteon dininde iş ve oluşlar, özellikle sonsuz kurtuluş, asla ve asla tek imza ile olmamaktadır; panteonun diğer elemanlarından birinin veya birkaçının daha imzası gerekir. Tevhit veya Kur’an dininde ise cennet belgesi, bir tek imza taşır. Bu, Allah’m imzasıdır. Cennete girmede Allah’tan başka yetkililerin de imzasına ihtiyaç duyulan din, adı ve sloganları ne olursa olsun, Kur’an’ın dini yani tevhit olamaz.

Tevhit dininden panteon veya şirk dinine doğru sapma nasıl vücut buluyor? Kur’an burada, Allah ile insan arasına ‘yaklaştırıcılar, şefaatçılar’ koymak ile insanın rableştirilmesinden söz etmektedir. Zümer suresinin büyük devrimi, işte bu yaklaştırıcıları, şefaatçıları deşifre etmesidir.

Şirk dini, bir ibadetsizler, taatsızlar dini değildir. Emevî zorbaları, şirkin gözden kaçırılmasını sağlamak için şirki bir tür ibadetsizler-taatsızlar meşrebi gibi tanıttı. Böylece, ibadeti, namazı niyazı olan, ama hayatında o namaz dışında Kur’an’dan eser bulunmayan birçok maskeli imansız ve ahlaksız kendini Müslüman diye kabul ettirdi. Onunla da yetinmediler: Kendilerini İslam’ın savunucuları, en iyi dindarlar, Allah’ın avukatları gibi lanse ettiler.

Kur’an’m şirki deşifre eden beyanlara bize gösteriyor ki, Mekke şirk panteonunun militan kulları, namazlı niyazlı insanlardı. Hatta onlar, Kâbe’de ibadet halkının kendilerine ait olduğunu savunuyor, Hz. Muhammed’i atalar dinine kafa tuttuğu için Kâbe’ye sokmuyorlardı. Kâbe’de ibadete ehil olarak sadece kendilerini görüyorlardı. Kur’an bu hayatî gerçeğe parmak basmış, ‘Mekke miişriklerinin Beytullah’taki salâtı’ndan yani namazlarından söz etmiş, müminlerin namazlarıyla onlarmkini kıyaslamıştır:

“Onlar Mescid-i Haram’dan müminleri geri çevirip dururken, Allah onlara neden azap etmeyecekmiş? Onlar Mescid-i Haram’ın dostları/koruyucuları da değillerdir. Onun dostları/koruyucuları takva sahiplerinden başkası değildir. Ama onların çokları bunu bilmezler. Onların Beytullah’taki namazı/duası, ıslık çalmak, el çırpmak/gerçek namazı kılanlara engel olmaktan başka bir şey değildir. O halde, inkâr ediyor olduğunuz için tadın azabı.” (Enfal, 34-35)

Salât (namaz) içinde Allah’ın ismi mutlaka anıldığı halde, Kur’an, kendi müminlerinden bahsederken, ‘Rabbinin ismini anarak namaz kılıp dua eden' (A’1a, 15) ifadesini kullanmaktadlr. Neden? Cevap açıktır. Salât, Kur’an’ın indiği toplumda Hz. İbrahim’den beri bilinmekteydi. Bu yüzdendir ki Kur’an, salâtın ayrıntılarına girmez, onun tevhide bağlı özü üzerinde durur. Enfal 35. ayet bize gösteriyor ki, müşrik Araplar da Kâbe’de namaz kılarlardı. Ancak onların salâtı şekil unsurlarını içerdiği halde, şirke âlet edilmiş ve ruhundan uzaklaştırılmıştı. Kur’an, salâtın bu bilinen şekli üzerinde fazla durmadan, onun şirke bulaştlrllmış özünü temizleyen beyanlara ağırlık vermektedir. Örneğin, Tâha Suresi 14. ayette, “Salâtı benim zikrim için yerine getir!” denmektedir.

Örtülü veya açık şirke bulaşanlar, Allah’ın yalnız Kur’an’daki nitelikleriyle anılıp zikredilmesinden rahatsız olurlar.

ARACILAR-ŞEFAATÇILAR DİNİ

Şirk dininin en sinsi oyunları ‘kurtarıcılık ve aracılık’ maskesiyle sergilenir.

Zümer suresi, Kur’an’ın tevhidi anlatan temel suresidir. Şirkin en sinsi oyunları, tüm maskeleri bu surede tanıtımıştır. Özellikle, ayet 1-3, Zümer suresinin ana temasını vermektedir. Bu tema, hâlis dinin yalnız Allah’ın tekelinde olduğudur.
Dini Allah’a özgüleme tanrının en küçük anlamda zedelenmesi, şirktir.

Şirkte en az iki ortak söz konusudur. Kur’an’a göre, şirkin bu ortaklarından birisi, daima Allah’tır. Ortakları arasında Allah’ın bulunmadığı bir şirket Kur’an’m savaştığı şirk değildir. Bu demektir ki, şirk, bir dinsizlik veya ateizm değil, tam aksine, Allah’ı başköşeye oturtan ama O’nun yanına-yöresine başka ilahlar da koyan bir dindir. Şirk, insanlığın tevhitten sonra en eski ve en köklü dinidir. Ve şirk, kendisini tevhit diniyle sürekli iç içe tuttuğu için de tevhit açısından en tehlikeli ve en kahpe düşmandır.

Dinin, bir şirket malı olmaktan çıkarılıp yalnız Cenabı Hakk’a özgülenmesi gerçeği Zümer suresinin daha birkaç ayetinde dile getirilmiştir. 29. ayet şöyle diyor:

“Allah, hakkında birbiriyle didişen ortakların bulunduğu bir adamla, bir tek ere teslim olan bir adamı örnek verdi. Örnek olarak bu ikisi eşit olur mu?”

Allah’a varmak veya dinden nasiplenmek için araya başkalarını sokan anlayışa 36. ayet şu ihtarda bulunuyor:

“Allah, kuluna Kâfi değil mi, yetmiyor mu? Seni, O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık ona kılavuzluk edecek yoktur.”

Zümer suresi bize şunu da gösteriyor: Şirk illetine yakalananlar, ‘Allah’ın tek başına anılmasından rahatsız olmaktadır.’
45. ayet bu illeti deşifre ediyor:

“Allah yalnız başına anıldığında, âhirete inanmayanların kalpleri nefretle ürperir, O’nun berisindeki, ilahlaştırılmış kişilerle birlikte anıldığında ise hemen müjdelenmiş gibi sevinirler.”

Din meselesinin omurga noktasını veren ayetlerden biri de budur. Burada, insanoğlunun Allah’ı ortaksız anma noktasına gelmesinin kolay olmadığı, birçok insanın Allah’a iman adı altında bir tür ilahlar panteonuna inandığı, eşsiz Kur’an üslûbuyla verilmiştir.

Bu ayette verilen tevhit gerçeğini daha iyi anlamak için Mümin suresi 12. ayeti de dikkate almakta yarar vardır. Anılan ayet, azaptan kurtulmak niyazında bulunan müşriklere şu ilginç cevabın verileceğini söylüyor:

“Bu halinizin sebebi şu: Allah’a, yalnız O’na çağrıldığınızda inkâr etmiştiniz. O’na ortak koşulduğunda ise iman ediyordunuz. Artık hüküm o en yüce, o en büyük olan Allah’ın.”

Ayetin kullandığı kelimeler dikkate alınırsa buradaki inkâr, ateistlerin inkârl değil, görünüşte iman taşıyanların örtülü şirkidir. Yani ortada iman iddiası vardır, fakat bu iman, birtakım yardımcıları devreye sokmadan Allah’a iman noktasına yükseltilememiştir.

Örtülü imansızlık illetine tutulanlar Allah’ın dinini, Allah’ın kitabına teslim etmeye kalktığınızda korkunç bir rahatsızlık duymakta ve onlarca, yüzlerce kişi ve kitabl (şürekâ ve zübür), Allah’ın kitabıyla yarıştırırcasına öne çıkarmaktadırlar. Bunlar, “Kur’an da ne oluyor? Bak burada kimler ve neler var. Kur’an öyle diyor ama ulemamız, efendilerimiz, hazretlerimiz şöyle buyuruyorlar” diyerek âdeta Kur’an’m şürekâ (ortaklar) ve zübür (uydurma kutsal kitaplar) tarafından kontrol ve tashih edilmesi gerektiğini öne sürerler.

Bu kabullerini Allah’ın dinine fatura etmek için de tanrısal kitaba, Allah’ın tam tersini söylediği sıfatları yakıştırırlar.

“Kur’an mücmeldir” derler. Oysa ki Allah, Kur’an’ı ‘mufassal kitap’ olarak tanıtmaktadır. “Kur’an muğlaktır” derler; oysa ki Cenabı Hak kitabını mübeyyin, mübîn yani her şeyi açık açık gösteren kitap diye nitelendirmektedir. Şürekâ olmadan Kur’an’ın asla anlaşılamayacağını, bunun imkânsız denecek kadar zor olduğunu söylerler. Oysa ki Kur’an bunun tam aksini söylemektedir. (Kamer, 17, 22, 32, 40)

Tevhit, teslimiyet ister. Teslimiyet, eteğimizdeki tüm taşlann dökülmesini gerektirir. Eteğinizde bir tek taş kalsa tevhit burcuna yükselemezsiniz. Etekteki taşlar, vahyi çelmelemek üzere devreye soktuğumuz ‘uydurulmuş dinin pazarcıları’dır. Mümin suresi 83-85. ayetler, vermeye çalıştığımız bu Kur’ansal nükteyi bir ibret tablosu halinde ifadeye koymaktadır:

“Resulleri onlara açık seçilt beyyineler getirdiklerinde, onlar, yanlanndaki bilgiyle sevinip övündüler. Ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi. Hışmımızı gördüklerinde, ‘Allah’a, yalnızca O'na inandık, O’na ortak koltuğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Ne var ki, şiddetimizi gördüklerinde ettikleri iman kendilerine yarar sağlamadı.”

ŞİRKİN SERMAYESİ: PEYGAMBERLERİ VE BÜYÜK İNSANLARI PUTLAŞTIRMAK

PEYGAMBERLERİ İLAHLAŞTIRMAK

Kur’an dininde yani tevhit dininde peygamberler Allah’in elçileridir. Şirk dininde ise peygamberler Allah’in ortaklaridir. Bu ince çizgi, İslam dini içinde de zaman zaman gölgelenmekte ve insanlar ‘elçilik’ ile ‘ortaklik’ arasindaki hassas ayrımı yapmakta zorluk çekerek peygamberleri, farkında olmadan ‘Allah’in ortağı’ konumuna getirmektedirler. Bu hata, peygamberlerin getirdikleri tevhidin yani son söz sahibinin tek olduğu dinin şirke yani yedek ilahlı bir dine dönüşmesine yol açmaktadır. Kur'an, özellikle Hz. İsa’yi gündeme getirirken bu gerçeğe parmak basmaktadır.

Kur’an, peygamberlerin ‘beşer yani insan niteliklerinin altını israrla çizerek peygamberleri putlaştırma tehlikesine giden yolu tıkamak istiyor. Kur’an, hiçber peygambere ‘din kurucusu’ unvani vermez. Tüm peygamberler dini tebliğ eden elçilerdir. Bu elçilerin din bünyesinde söz haklari elbetteki diğer insanlarla kiyaslanamayacak kadar çok ve o derecede önemlidir. Bir dini, onun peygamberini dişlayarak anlamak mümkün değildir. Ancak burada hayatî nokta şudur:

Tevhit dininde son söz hakki, birden çok kuvvete verilmemiştir. Tevhidin esas anlami budur. Sadece sözle “Allah birdir” demekle tevhit gersekleşmez. Birlik ilkesinin hayatın bütün alanlarında işler kılınması lazımdır. Yoksa tevhit adı altında gizli şirk üretilir. Kur’an’in yarattığı devrimlerden biri de işte bu ‘gizli şirk pazarlamacılığı’nin maskesini düşürmesidir.

Birlik ilkesinin hayatın bütün alanlarında geçerli kılınması için Allah dışında hiçbir kuvvete (peygamber de dahil) haramlaştırma yetkisinin verilmemesi gerekiyor. Bu anlamda şâri’ (kanun koyucu) sadece Allah’tır. Bu anlamda Hz. Muhammed'in de şârî’ unvanı yoktur. Onun şârî’ unvanı, din koyma anlamında değil, devlet başkanı sıfatıyla tarihsel normlar koyma anlamındadır. O halde sünnet kavramının bu Kur’ansal-tevhidî esasa göre anlaşılması lazımdır. Sünnet, Hz. Peygamber’i ‘din kurucusu’ konumuna getirmenin aracı yapılamaz; yapılırsa bu gizli şirk olur.

Kur’an terminolojisini kullanarak konuşursak söylemek istediğimizi şöyle ifade ederiz:

“Tahrim yetkisi, yalnız ve yalnız Allah’ın elindedir.”

Tahrim, esasi serbestlik olan hayat alaninda bazı şeylerin yasak ilan edilmesini, başka bir deyimle haramlaştirilmasını ifade etmektedir. Kur’an, tahrim yetkisinin Allah’in tekelinde oldugunu, bu yetkinin insan tarafından kullanılamayacağını açıkça ifade etmektedir. (Nahl, 116; En’am, 145) Kur’an’a göre, bu yetki, peygamberler tarafından da kullanılamaz. (Tahrim, 1; En’am, 145) Çünkü sonuçta onlar da insandır, insana din koyuculugu sifatı verilmemiştir. Tahrim ise, dinin en hayati işlevidir. Bu işlevin Allah ile paylaşilmasi, şirk yani Allah’in yanıma yedek ilah eklemek demektir.

İslam kaynaklarında yer alan ve kelime anlamı ‘örf ve âdet’ olan ‘sünnet’, Hz. Peygamber’in, kendisine vahyedilen bir buyruğu yaşama şeklidir. Sonraki zamanlarda Peygamber’in sözleri de sünnet içine sokuldu ve ardından da ‘hadis’ adı altında binlerce söz uydurularak Peygamber’e isnat edildi. O halde, örf anlamında değil de din anlamında bir sünnetten söz etmek için iki şeyin varlığı kaçınılmazdır:
1. Kur’an’da yer alan bir buyruk,
2. Bu buyruğun Hz Peygamber tarafından uygulandığını gösteren kesin tarihsel belge.
Aksi halde, aynı zamanda örf ve toplumsal töre anlamındaki sünnet kelimesinin arkasına, İslam’ın geldiği dönemin veya karşılaştığı kültürlerin gelenek ve kabulleri saklanabilir. Böyle bir durumda ise, Hz. Peygamber, sahibi Allah olan bir dinin tebliğcisi olmaktan çıkarak, yaşadığı toplumun örflerini dinleştiren biri olur. Bunun anlamı ise, vahyin dinini beşerîleştirerek tahrip etmektir. Gerçekten de sünnet, sonraki zamanlarda Kur’an dinini tahripte araç olarak kullanılan bir kuruma dönüştürülmüştür.

Kısacası, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği vahye dayalı, evrensel, zamanüstü, insan yaradılışına uygun İslam yerine örfler, teviller ve uydurmalarla oluşturulan bir ‘beşer İslamı’ ortaya çıkmıştır. Biz bunu, ‘Kur’an’da Kristalleşen Vahyin İslamı’ yerine geçirilmiş bir ‘atalar İslamı’ olarak anıyoruz. Tabiî ki buradaki atalar, öncelikle Cahiliye arabizmini İslam dönemine taşıyan Emevî kodamanları olmaktadır. Gerçekten de bugünkü İslam dünyasında yaşanan din, büyük ölçüde bir Emevî dinidir.

ŞİRKİN EN ŞEYTANİ OYUNU:
ÖVEREK PUTLAŞTIRMAK

İnsanların birçoğu, peygamberlik konusunda, olması gereken sıfatları belirlemekle işin içinden çıkacaklarını sanırlar. Oysaki konunun önemli yanlarından biri de olmaması gerekenleri tespittir. Çünkü bu ikincisi gereğince yapılmadığında peygamberler ilahlaştırılır ve sonuçta dindarlık adı altında şirke meddahlık yoluna girilir. Hz. Peygamber bu Saygıyı duyan en büyük ruhtur. Ümmetini ısrarlı bir biçimde kendisini ilahlaştırmamak hususunda uyarmıştır. Ve göstermiştir ki, eski ümmetlerden birçoğu özellikle Hristiyan kitle bu yola girdiği için şirke bulaşmıştır.

Peygamberleri şirk aracı yapmada ilk belirti daima aşırı övgüdür. Bunun içindir ki, Hz. Muhammed’in ısrarla şunu istediğini görmekteyiz: Beni diğer peygamberlerle üstünlük yarışma sokmayın ve beni Hz. İsa’yı övdükleri gibi övmeyin, bana ‘Allah’ın kulu ve elçisi’ demekle yetinin.

Aşırı övgü aşamasını, peygamberi ‘din koyucu’ konumuna getirmek izler ki işte bu, nebinin Allah’a ortak yapılmasının resmiyet kazanmasıdır. Bu ikinci aşamada, din buyruklarının altında Allah’ın imzası yeterli olmaktan çıkar, cennete giriş belgesi de Allah-nebi imzalı hale gelir. Oysaki tevhidin belirgin niteliklerinden birincisi, din koyuculuk sıfatının Allah’a özgülenmesi, ikincisi de cennete giriş belgesinin altında Allah dışında hiçbir varlığın imzasının bulunmamasıdır.

Nebileri elçi olmaktan çıkarıp ortak yapan günahın failleri öncelikle tevhidin bu iki direğini çatlatırlar. Bu çatlatmada iyice başarılı oldular mı, artık peygamber Allah’ın emrinde bir elçi olmaktan çıkarılır Allah ile âdeta rekabete girişen bir alt-ilah konumuna getiıilir. Hatta, örneğin, İslam fıkıh mirasında olduğu gibi, Peygamberin sözleri Allah’ın sözlerini neshetmede (hükümden düşürmede) kullanılır. Fıkıhta buna, sünnetin Kur’an’ı neshetmesi deniyor.

Bütün bunlardan daha zalim bir günah vardır ki o da şudur: Tanrı elçilerini Tanrı’nın ortakları haline getiren gidişe karşı çıkanlar, “Peygamberlere saygısızlık eden, peygamberleri dışlayan" vs. gibi ithamlarla karalanır. Bu çift başlı sapıklığın tarih içinde kurumsal temsilcileri Ortaçağ kilise babalarıdır. Hz. İsa’nın dinini zulüm, kan ve dehşet aracı yapan engizisyon papazları, onun en samimi bağlılarını ‘İsa’ya saygısızlık’ iddiasıyla astılar, kestiler, yaktılar... Binlercesini, milyonlarcasını. Kadın, erkek, yaşlı genç demeden.

Peygamberlerin bedenlerinin kıyamete kadar diri olduğunu iddia etmek de nebileri ilahlaştırmaktır. Benzeri konularda olduğu gibi burada da hadis uydurmaya sığınılmıştır. Yüzyılımızın 'Hadis Allâmesi’ Nâsıruddin el-Elbanî (ölm. 1999), bu konuda hadis diye rivayet edilen sözlerin asılsız uydurmalar olduğunu belgelerini göstererek ispatlamıştır. (bk. Elbanî, el-Ahâdis ez-Zaîfa vel-Mevzûa, 1/360-371, 448-45, no: 201-203, 280, 282)

Tasavvuf-tarikat hurafelerinden biri olan bu anlayış Kur’an’ın beyanlarına aykırıdır. Kur’an, nebileri ‘beşer’ olarak niteleyip diğer beşer varlıklar gibi öldüklerini söylerken, diğer insanlar için kullandığı ‘meyyit’ (ölü) sözcüğünü kullanmıştır. (Zümer, 30) Bu ayetin, tevhidin omurga kavramlarını veren Zümer Suresi’nde yer alması da ayrı bir dikkat konusudur. Peygamberlerin yüceliği, onların eserlerinin ölümsüzlüğü iledir, et ve kemiklerinin ölmezliği ile değil. Et ve kemiği ölmez kabul etme tutkusu eski pagan bir tutkudur. Kur’an bunu yıkmıştır.

Hz. Muhammed’in bütün varlıklardan önce yaratıldığı yolundaki hadis patentli sözler de uydurmadır. Yüzyılın Hadis Allâmesi Elbanî bunların şecerelerini ayrıntılarıyla vermiştir. (Bk. Albanî, el-Ahâdîs ez-Zaifa/a, 1/473-474, no: 302, 303)

Nübüvvet bahsindeki şirk şaibeli bu genel yanlışların ardından Son Peygamber Hz. Muhammed ile ilgili birkaç uydurmaya daha değinmek gerekir.
1. Hz. Muhammed’in nurdan yaratıldığını söylemek: Kur’an, Hz. Muhammed'i ‘beşer’ olarak anmaktadır. Nurdan yaratılan bir varlığın insana örnek olması söz konusu edilemez. Kur’an, resullerin melekler gibi doğaüstü özellikler taşımasını isteyenleri putperestlikle, zalimlikle suçlarken tevhidin son elçisine nurdan yaratılmışlık niteliği vermez.

Muhammedî Nur anlayışıyla Hz. Muhammed’i beşer sıfatından soyup örnek alınamaz duruma getiren çevreler bununla da yetinmemiş, tüm varlık ve evrenin onun için yaratıldığını iddia etmişlerdir. Vahyin hiçbir beyanı, hiçbir nebiyi ‘Varlık ve evren senin için yaratıldı” diyerek yüceltmemiştir. Çünkü bu nitelik tanrılığın niteliklerindendir. (Bu konuda geniş bilgi için bk. İbn Teymiye; Resail, 1/155 vd.)
Kur’an, Hz. Muhammed’in nübüvvetini ispat ve yüceltme noktasında dikkatleri hep kendine çekmiş, vurguyu Peygamber’e değil, vahye yapmıştır. Resul’ün ne fiziği ne kişiliği ne de başkaca bir bedensel üstünlüğü üzerinde durulmuştur.

İslam dünyası ise bu Kur’ansal tavır ve tarzın tam aksi bir yol tutmuş, Peygamberimizi yüceltmede Pavlus kilisesinin yöntemini öne çıkarıp vurguyu Kur’an’dan Peygamber’e çevirmiştir. Bu yol, sonu şirkle bitecek bir yoldur ki, Kur’an buna Hz. İsa konusunu anlatırken açıkça dikkat çekmiştir. Hz. Muhammed bahsinde, nebinin ölümünden sonra kalan tek mucize, Kur’an’dır.

2. Hz. Muhammed’in her davranışını din sanmak:

Hz. Muhammed, bir beşer-nebi olduğuna (melek-nebi olmadığına) göre, onun söz ve fiillerinin iki kategoriye ayrılması kaçınılmazdır:
a) Nebevî fiilleri,
b) Beşerî fiilleri.
Bu tevhit inceliği hiç dikkate alınmadan onun yaptığı, söylediği, susarak seyirci kaldığı her şey dinleştirilmiş, beşer-nebi bir melek-ilah nebiye dönüştürülmüştür.

Hz. Muhammed’in nebi yanına ilişkin Kur’an beyanları onun beter yanını da kapsayacak biçimde genişletilmekte ve Kur’an vahyine ilişkin üstünlükler Peygamber’in insan varlığına mal edilmektedir. Örneğin, “O kendi arzu ve isteğinden konuşmaz, onun size okuduğu, indirilmiş bir vahiyden başkası değildir.” (Necm, 3-4) ve “Peygamber size neyi getirdikse onu alın, size neyi yasakladıysa ona son verin” (Haşr, 7) ayetleri, Peygamberimize isnat edilen ve birçoğunun uydurma olduğunda kuşku bulunmayan sözleri vahiy ürünü haline getirmek için kanıt yapılmaktadır. Ne yazık ki bu Kur’an dışı yolun baş savunucusu İmam Şâfiî (ölm. 204/820) olmuştur. Onun, ana eseri et-Ümm’de ileri sürdüğü anlayışa göre, Hz. Peygamber’in sözleri de vahiydir. O halde Peygamber’e isnat edilen her şey, tıpkı Kur’an gibi bizi bağlar.

Şâfiî’nin bu konudaki Kur’andışılığı bu kadarla da kalmaz: Ona göre, Kur’an sünneti neshedemez ama sünnet Kur’an’ı neshedebilir. Şâfiî’nin bu Kur’an dışı anlayışı, Hanefi fıkhınm büyük ustalarından ed-Debûsî (ölm. 430/ 1038) tarafından Takvîmu’l Edille ve el-Esrar adlı eserlerde çürütülmüştür. Bizim bu noktadaki görüşümüz, Şâfiî’nin, tövbeyi gerektiren ve buram buram şirk kokan şaibeli bir tespit yaptığı merkezindedir. Allah, taksiratını affeder mi, bilemem!

Gerçek şu ki, Şâfiî ve benzerlerinin dayandığı ve yukarıda kayda geçirdiğimiz ayetlerde sözü edilen, Debûsî’nin de belirttiği gibi, Kur’an’dır. Müşrikler Hz. Muhammed’i şairlik, kâhinlik, sihirbazlıkla suçluyor, Kur’an’ı onun uydurduğunu söylüyorlardı. Ayetler bu müşrik iddiaya cevap getiriyor. Kur’an Hz. Muhammed’e beşer diyor ve farkını, kendisine vahiy gelmesi olarak gösteriyor. Gelen vahiy, ortadadır: Kur’an.

Sözün özü şudur: Hz. Peygamber, aynı zamanda bir devlet başkanı ve hakem sıfatıyla da iş yapmış, söz söylemiştir. Yani, teşrîde bulunmuştur. Bu teşrî (kanun koyma, kanun uygulama) faaliyetinin bazı ürünleri Kur’an tarafından vahye bağlanarak din içine alınmış, bazıları beşerî davranış ve yorum olarak bırakılmıştır. Önemli olan, davranış ve yorumların Kur’an tarafından vahiy adına tescil edilip edilmediğidir. Edilenler din olur, edilmeyenler örf ve yorum olarak kalır. Sahabî Câbir bin Abdullah’ın, Müslim’deki şu sözü, üzerinde olduğumuz konu bakımından son derece önemlidir. Câbir (ölm. 74/693) şöyle diyor:

“Bir yandan biz, meniyi dışarı boşaltarak gebeliği önlüyorduk, bir yandan da Kur’an vahyediliyordu. Eğer bizim dışarı boşalmamız, yasaklandığımız bir şey olsaydı, Kur’an bizi ondan yasaklardı.”

Câbir’in bu sözü, dini anlama ve sünnetin yerini belirlemede yaşamsal bir tespittir. Sahabî neslinin sünnetten ne anladığını göstermesi ve din adına yasak olanla olmayanı belirlemesi bakımından ışık tutucu bir sözdür. Ve ilkesel ifadesi şudur: Sünnet diye andığımız tavır ve tarz birçok şeyi yapar, söyler. Önemli olan, bunların Kur’an tarafından tescil edilip edilmediğidir. Tescil edilenleri dinleşir, zaman üstü olur; tescil edilmeyenleri tarihsel yorum olarak kalır.

Şu da gözden uzak tutulamaz: Sünnet adıyla ortaya getirilen kabullerin birçoğu, Peygamber’e ait davranış değildir. ‘Hadis’ adıyla ortaya getirilen sözlerin birçoğunun Peygamber’in sözü olmadığı gibi. Buharî çevirmeni Ahmed Naim (ölm. 1934), sünnet ve hadis konusundaki gelenekçiliği ile tanınmasına rağmen şunu söylemek zorunda kalmıştır:

“Sahabe ve onu izleyen kuşaktan bize aktarılan söz, fiil ve kabullerin hadis diye anıldığı da çokça rastlanan bir olgudur.” (Ahmed Naim, Buharî Tercüme ve Şerhi, 1/7) Ne yazık ki, bunun böyle olduğu, zaman içinde unutulmuş veya unutturulmuş, hadis adıyla önümüze getirilen her sözün Hz. Peygamber’in sözü olduğuna hükmedilmiştir.

Peygamber bir elçi ve yol göstericidir. Allah’ın lütfunu veya azabını dilediğine isabet ettiremez. Allah, hazinelerinin anahtarını peygamberlerine dahi teslim etmemiştir. O halde, herhangi bir peygamberi, Allah’ın hazinelerine tasarrufa yetkili gibi gösterecek övgülere muhatap kılmak, şirktir. Hiçbir peygamber, Allah’ın vahiyle bildirdikleri dışında, gaybı bilmez. En’am 59’a göre, gaybın anahtarları Allah’ın elinde ve gaybı bilmek, Allah’ın tekelindedir.

Hiçbir peygamber melek değildir. O halde, hiçbir pey- gamber hata ve günah işlemez varlık olarak düşünülemez. Peygamberleri böyle düşünmek, onları ilahlık mertebesine çıkarmak olacağından küfürdür. Ancak biz, peygamberlere olan saygımız yüzünden günah kelimesini onlara izafe etmeyerek, bunun yerine zelle (sürçme) deyimini kullanırız. Ama biliriz ki Kur’an, ‘günah’ (zenb) sözcüğünü peygamberlere, o arada Hz. Muhammed’e bile izafe etmiştir. Örnek olarak şu ayetlere bakılabilir: Yusuf 12; Şuara 14, Ğâfir 55; Muhammed 19; Fetih 2.

BÜYÜK İNSANIARI PUTLAŞTIRMAK YEYA EVLİYACILIK

Şirk, tarihin her döneminde iyi ve makbul insanları kullanarak meşruiyet sağlama yoluna gitmiştir. Kur’an, Kehf suresi 102. ayetinde, bu gerçeği, kendine özgü esrarlı üslubuyla önümüze koymaktadır:

“Gerçeği örten o nankörler, bazı kullarımı benim yanımdan-yöremden evliya edineceklerini mi sandılar! Biz, cehennemi bir konuk evi olarak gerçeği örten nankörler için hazırladık.”

Büyük eserler üretmiş büyük insanları yüceltmek, insandaki şirk illetini sürekli depreştirmiş ve büyük insanları ilahlaştırmanın basamağı olarak kullanılmıştır. Bütün pagan kültürlerde değişmez gerçeklerden biri de budur. İslam tarihinde bu putlaştırmanın kurumsal ve terimsel adı ‘evliyacılık’tır. Kur’an, evliyacılıktan şikâyetlerle doludur. Ve Kur’an, evliyacılığı şirkin bir uzantısı olarak tanıtmaktadır.

Kur’an’a göre, mümimlerin Allah dışında velileri de yoktur, mevlaları da. Kur’an, iki tip veliden söz etmektedir:
1. Hak dostu veliler (evliyaullah),
2. Şeytan dostu veliler (evliyau’ş-şeytan)
Birinci tür velilerden bir tek yerde söz edilmiştir: Yunus suresinin 62-64. ayetler. Bu ayetlerde Allah’ın velileri, Kur’an dininin değerlerini taşıyan müminler olarak tanıtılmaktadır. Kur’an dinine inanan her insan bu tanım içine girer. Ayrı bir sınıf, ayrı bir zümre söz konusu değildir. Ayetlerin açık tespiti şudur:
“Gözünüzü açın! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Tasaya da düşmezler onlar. Onlar inanmış, takvaya sarılmışlardır. Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara. Allah’ın kelimelerinde değişme/değiştirme olmaz. İşte budur o büyük kurtuluş.”
Allah’ın velilerinin temel belirtisi 2 tanedir: İman, takva. Onların temel ödülleri de iki tanedir: Korku ve tasadan uzaklık, tanrısal muştu.

Allah evliyasının üç ayetle tanıtılmasına mukabil şeytan evliyası 50 civarında ayetle tanıtılmıştır. Sadece bu bile evliya kavramının nasıl bir tehlike ve tehdit taşıdığını görmeye yeter. Şeytan evliyasına değinen ayetlerin tümü, Allah’ın berisinden birilerinin veli edinilmesinin yaratacağı kötü sonuçlara dikkat çeker. Bu ayetlerin hiçbiri, ‘Allah’ı bırakıp da başka veliler edinmek’ten söz etmez. Bunun yerine, ‘Allah’ın berisinden, yanından yöresinden veliler edinmek’ tâbiri kullanılır.

Allah’ın şikâyetçi olduğu ‘veliler edinme’ yolu, Allah’ı bırakıp da sapılan bir yol değildir; tam aksine, bu evliya, Allah’ın yanına yöresine ilave edilen yarı ilah destekçilerdir. Tıpkı genel şirk kavramı gibi, burada da, Allah’ın inkârı yoktur; Allah kabul edilmektedir, ancak O’nun yanma yöresine şefaatçı, yaklaştırıcı, yakınlaştırıcı yedek ilahlar ilave edilmektedir. Buradan bakıldığında şunu görmekteyiz: Evliyacılık illetinin kurumu olan tarikatlardaki ‘yaklaştırıcı-yakınlaştırıcı-şefaatçı’ söylemiyle şirkin aynı tabirlerden oluşan söylemi yiizde yüz örtüşmektedir.

Evliya inancı veya evliya kültü, şirkin en kahırlı musibetlerinden biri olarak gösterilmektedir. Bu evliya, şeytandan ve insandan üretilmiş bir tür şirk panteonudur ki görünüşte insanı Allah’a götürmede vasıta yapılır, gerçekte ise insanı Allah’tan uzaklaştırır.

Şunu asla unutmayalım ki, bu şirk evliyası Allah’ın kulları arasından edinilmektedir. (bk. Kehf, 102) Kur’an’m bu noktaya parmak basması son derece önemlidir. Çünkü evliya kültüyle tevhidi şirke bulaştıran aldatıcılar, kendi şeytan evliyasını maskelemek için genellikle şöyle derler: “Kur’an’da kötülenen evliya, insandan değil, müşriklerin taptıkları putlardan olur; o evliyanın bizim efendilerimizle bir ilgisi yoktur.”
Bu savunmanın bizatihi kendisi bir şeytan evliyalığı sergilemektedir. Gerçek, bunun tam tersidir: Şeytan evliyası daima insanlardan olur. Maskeli şirkin savunucuları bu yedek ilahlarini ‘Allah ile aramızda yakınlaştırıcı ve şefaatçı’ diye pazarlamaktadırlar. (bk. Zümer, 3; Yunus, 18) Kur’an bunun bir şirk oyunu olduğunu söylemekte ve Kaf suresi 16. ayet ile Zümer
44. ayette bu iddianın dayanağını temelden yıkmaktadır. O ayetlere göre, Allah, insana şahdamarından daha yakındır ve şefaat tümden ve sadece Allah’ın elindedir. Böyle olunca, Allah ile kul arasında herhangi bir mesafeden ve herhangi bir şefaatçıdan söz edilemez ki, yaklaştırıcıya veya şefaatçıya ihtiyaç duyulsun. Şirkin ‘yaklaştırma’ iddiası, temelden tutarsız olduğu gibi, bizzat kendisi bir şirk itirafıdır. Allah’ın, kulundan ayrı ve uzak olduğunu iddia etmek de şirktir.
Müşriklerin sözünü ettikleri ‘ayrılık’ var sayılsa bile, Kur’an, şirkin bu varsayımdan yararlanma yollarını da kapatmıştır. Allah: “Benimle, yarattığımı baş başa bırak!” (Müddessir, 11) emrini vererek Allah ile kul arasına girmeye kalkmanın hiçbir gerekçesi olamayacağını ilan etmektedir.

Evliya şirkinin sosyal ve hukuksal dayanağı yapılabilecek oluşumlara da imkân verilmemiştir. Din sınıfı, din kıyafeti yoktur. Din adamı tabiri yoktur. Hatta resmî mabet yoktur. Vaftiz ve afaroz hiç yoktur. Günah çıkarıcılara ihtiyaç yoktur; çünkü insan doğduğu anda temizliğinin ve güzelliğinin doruk noktasındadır. Allah’a kul olmak için birilerinin tesciline, okuyup üflemesine ihtiyaç bırakılmamıştır. Kur’an, vesayet ve vekâlet altında bir imanın söz konusu edildiği tüm sistemleri şirk ve zulüm sistemi olarak damgalamaktadır.

Toprah post, Allah dost olacahtır. Tüm yeryüzü mabet, tüm meşru fiiller ibadettir.

Böyle bir anlayışın şekillendirdiği dünyada aracılara, komisyonculara, hele hele kutsallaştırılmış haraç ve huruç çetelerine asla ihtiyaç yoktur. Komisyon, haraç ve huruç çetelerinin var olduğu bir din Kur’an’ın dini değildir, şirkin dinidir.

Hidayet önderliğini kişilere değil, ilkelere (Rabden indirilenlere) bağlanmıştır. Çünkü kişilerin hidayet önderliği devri, Hz. Muhammed’in bu âlemden ayrılışı ile tamamen kapatılmıştır.

“Rabbinizden size indirilene uyun, onun yanından-yöresinden edinilmiş evliyaya uymayın!” (A'raf, 1)


ŞİRKİN TENEL GöRÜNÜMLERİ

Şirkin temel görünümlerini veya şirki ele veren tezahürleri Kur’an açısından irdelediğimizde karşımıza şu tablo çıkmaktadlr:

1. ‘Yaklaştırıcılar’ Kabul Etmek:

Tevhidin omurga noktalarını tanıtan Zümer suresinin üçüncü ayeti çirkin bu niteliğini ortaya çıkarmaktadır:

“Gözünüzü açın! Arı duru din yalnız ve yalnız Allah’ındır. O’nun yanında birilerini daha veliler edinerek: ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz.’ diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah, onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir.”

Şirkin, insanı Allah’a yaklaştırıcıları gerekli gören anlayışına Kur’an iki yanıt vermiştir: Birincisi, Kaf suresi 16. ayettir ki, Allah’ı insana şah damarından daha yakın göstererek bırakın aracıyı ‘ara’nın bile olmadığmı ortaya koymuş, şirkin temel kanıtım geçersiz ve gereksiz kılmıştır.

İkinci beyyine, insanlık dünyasına inen ilk surelerde ifadeye konmuştur: 3. sure olan Müzzemmil ile 4. sure olan Müddessir’de. İlginçtir, anılan beyyine, bu surelerin ikisinde de 11. ayettir ve böyledir:
“Benimle, o nimete boğulmuş yalanlayıcıları başbaşa bırak!” (Müzzemmil, 11)

“Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak!” (Müddessir, 11)

Aynı mesaj iki ayrı espri içinde verilmiştir: İnsan ister imanlı, ister inkârcı olsun, her iki halde de Allah ile insan arasında yaklaştırıcı söz konusu edilemez.

Yaklaştırıcılar kabul edilmemesinin din hayatındaki uzantıları da gözden kaçırılmamalıdır: Din sınıfı, din kıyafeti, ibadette lider zorunluluğu, ibadet isin mabet zorunluluğu, vaftiz ve afaroz yoktur. Tüm yeryüzü temiz bir mabettir. En büyük ve en temiz mabet, yeryüzüdür.

2. Şefaatçılar Kabul Etmek:

Yunus suresi 18 ve Zümer suresi 43-44. ayetler, şirkin bu niteliğine dikkat çekmektedir. Burada da, tıpkı Zümer suresinde olduğu gibi, şirkin niteliği, şirk çocuklarının kendi ağızlarından verilmektedir. Cenabı Hak, şirkin sloganlarını, eleştiri için bile kendi dilinden veya muvahhit kullarının dilinden ifadeye koymamaktadır. Ayeti okuyalım:

“Allah’ın yanında bir de kendilerine zarar veremeyen, yarar sağlayamayan şeylere kulluk-kölelik ediyorlar ve böyle diyorlar: ‘Bunlar bizim, Allah katındaki şefaatçılarımızdır.”
Kur’an’m bu şirk sloganına cevabı Zümer 44. ayette verilmiştir: “Şefaat tümden ve sadece Allah’ın elindedir.”

3. Fırkacılık, Hizipçilik:

Buna ‘dinde bölücülük’ de diyebiliriz. Kur’an bu illeti tanıtmada ‘fırka’ (hizip, grup, klik) kökünden isim ve füller kullanır.

Her şeyden önce, Allah ile peygamberler arasmda fırkacılık yasaklanmıştır. (bk. Nisa 150) Dini ikiye bölerek, “Bu Allah için, bu da peygamberin mantığıyla hareket etmek bir fırkacılıktır. Fırkacılığın zihniyet zemini şöyle atılmaktadır. “Falan ibadetin şu kadarını Allah rızası için, şu kadarını da Peygamber’in şefaati için yerine getiriyorum.” Bu sözü söyleyenler, andığımız fırkacılığı çok güzel fotoğraflamaktadır. İbadet yalnız ve yalnız Allah’ın rızası için yapılır. İslam, ibadetin yöneldiği amaç olarak sadece Allah rızasını tanır. Peygamber’in şefaati diye bir amaç ve ibadet hedefi yoktur. Bu fırkacılığı kırmak içindir ki Cin suresi 18. ayet başta olmak üzere birçok yerde, “Allah’a ibadete herhangi bir kişiyi ortak yapmayın!” emri verilmiştir. Herhangi bir kişi tabirinin içine peygamberlerin girmediğini söylemeye Kur’an izin vermez.

İkinci olarak, peygamberler arasında fırkacılık yapmak yasaklanmıştır. Kur’an’m tanıttığı ve istediği imanın özelliklerinden biri de peygamberler arasında ayrım ifade edecek tavırlara girmemektir. (bk. Bakara, 136, 285; Âli İmran, 84) Son Peygamber Hz. Muhammed, herhangi bir peygamberle kendisinin karşılaştırılmasını, hele hele kendisinin onlardan birine üstün gösterilmesini yasaklamıştır.

Üçüncü olarak, Kitap’ta fırkacılık yasaklanmıştır. Kitap tabiri hem tüm vahyi hem dört büyük peygambere inen dört büyük kitabı hem de bizzat Kur’an’ı ifade etmek için kullanılmaktadır. Ayrıca insan ve evren de ayetlerle dolu olarak tanıtıldığı için, birer kitap hükmündedir.

Kitapta fırkacılık, öncelikle vahyi taşıyan kitaplar, ikinci olarak da Kur’an-evren-insan kitapları arasında bölücülük yapmaktır. Kur’an tüm evrenin ve insanın taşıdığı ayetlerin incelenmesini isteyerek insan ve evren kitaplarının göz ardı edilmemesini istediği gibi eski peygamberlerin kitaplarının da göz ardı edilmemesini de ister. Kur’an ayrıca, kendisinin temsil ettiği din birliğinin parçalanmamasını, dinde kaynak olarak öne sürülecek alt-kutsal kitapların vücut bulmamasını da emreder. Bu alt kitaplara Kur’an ‘zübür’ diyor. Peygamberimiz bunları ‘mişna’ (Arapçası: mesnat) diye anmış ve mişnaların ortalığı sarmasınl kıyamet alametlerinden biri olarak göstermiştir.

Dini hizip kitaplarına bölmek, bizzat Kur’an’ın deyimiyle bir ‘takattu’ ifade eder. Takattu, kesip parçalara ayırmak, doğramak demektir.

Dini zübürlere bölmeyi açığa çıkaran temel ayetler Müminin suresinin 52-54. ayetleri ile Enbiya suresi 92-93. ayetleridir. Şöyle deniyor:

“İşte sizin bu ümmetiniz bir tek üoımettir. Ve ben de sizin rabbinizim, o halde benden sakının! Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Her hizip yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak!” (Müminin, 52-54)

Kitapta bölücülük, her fırkanın kendi başı veya lideri (efendi, şeyh, hazret, üstat vs.) tarafından yazılan kitapların dokunulmaz, eleştirilmez, değiştirilmez, sadeleştirilmez kılınması şeklinde alt putçuluklara da vücut verir. Tanrısal kitabın bile yoruma açık olduğu bir dinde birtakım insanların yazdıklarını dokunulmaz, eleştirilmez kılmaktan daha büyük bir sapıklık gösterilemez.

Bir kitabın sadeleştirilmez, eleştirilmez, düzeltilmez olduğunu iddia etmek, hiçbir tevil şeytanlığıyla aşılamayacak bir ‘peygamberlik’ iddiasıdır. Çünkü ‘dokunulmaz ve tashih edilmez kitap’ niteliği sadece peygambere vahyedilen kitaplarındır. Şeytan evliyasının kulları, efendilerinin kitaplarını açıkça vahiy ürünü göstermenin riskini göğüsleyemedikleri için, bir maske kullanmaktalar. Bu maske, efendilerinin kitaplarının tashih ve tercüme üstü olduğunu bir biçimde kabul ettirmek, yaşatmaktır. Bu yola gidenlerin, efendilerini peygamber ilan ettiklerini söylemekte en küçük bir tereddüt göstermek, onlarin günahlarına katılmak olur.

Dinde bölücülüğün şirkin bir görünümü olduğuna dikkat çekilerek bu bölücülüğe gitmeyi önlemek için şu uyarı yapılmaktadır: “Sakın şirke sapanlardan olmayan! Onlardan ki dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür.” (Rum, 31-32)

Bu ayetlerde bölücülük yasaklanırken, parçalanıp bölünmeyi ifade eden kelimeler kullanılmıştır. Aynı sözcükler, az sonra vereceğimiz ayette de kullanılmış ve Hz. Peygamber’e, dinde fırkacılık yapanlarla hiçbir ilgisinin olmadığı açıkça bildirilmiştir:

“Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir.” (En’am, 159)

Bu ayetten anlaşılır ki, dinde fırkacılık edenlerin, din ve Peygamber hakkında sloganları ne olursa olsun, gerçekte Hz. Muhammed’le aralarında bir iman bağı kalmamıştır. Bunlar ya kendi kendilerini aldatan basireti bağlanmış gafillerdir yahut da din ve peygamber sloganlarıyla saltanat ve menfaat devşiren ikiyüzlülerdir.

Tefrika sözcüğünün kullanılmasıyla dikkat çekilen bölücülüğün geçtiği birçok yerde, bu bölücülüğün, Allah’ın ayetleri geldikten sonra ve hatta bu ayetleri taşıyanlar tarafından sergilendiğinin altı çizilmektedir ki, bu da ayrı bir mucizedir. (Ali Imran, 105; Şûra, 14; Beyyine, 4)

Yolda fırkacılık da gündeme getirilmiştir. Bilindiği gibi, Kur’an ısrarlı bir biçimde insanı sıratı müstakime yani dosdoğru yola çağırmaktadır. Namazda okunan Fâtiha suresinin temel niyazlarmdan biri de “Bizi, sıratı müstakime kılavuzla!” isteğidir. Yol anlamında hem ‘sırat’ sözcüğü hem de ‘sebil’ sözcüğü kullanılmaktadır. Kur’an, işte bu iki sözcükle tefrika sözcüğünü birlikte kullandığı ayetlerinde yol olarak sadece Allah’ın yolunu izlememizi, başka yollara girerek ‘yolda fırkacılık’ yapmamamızı emrediyor:

“Benim dosdoğru yolum budur, onu izleyin! Başka yolları izlemeyin ki bu yollar sizi O’nun yolundan ayırıp fırkalara bölmesin. Sakınıp korunasınız diye O size bunu önermiştir.” (En’am, 153)

Fıkıh metodolojisinin büyük ustalarından sapılan Şâtıbî (ö1m.790/1388), Fatiha suresi son ayetteki ‘mağdûbun aleyhim: kendilerine gazap edilenler’ ile ‘dâllîn: karanlığa ve sapıklığa düşenler’ ifadesinin, tevhit yolundan sapan İslam içi ve İslam dışı tüm fırkalan kapsadığına dikkat çekmektedir. Bunlar, yine Şâtıbi’ye göre, En’am suresi 153. ayette gösterilen Allah’ın tek yolundan sapıp yine ‘öteki yollar’a koyulanlardır. Anılan ayet bize göstermektedir ki, tek olan yoldan sapıldığında parçalanma kaçınılmaz olur.
En’am 153’ün bize verdiği tevhit ölçüsü şudur: Fırkacılık veya tefrika varsa tek yoldan sapma tartışılmaz bir biçimde vardır. Şöyle de diyebiliriz: Tek yoldan sapılmışsa fırkacılık kaçınılmaz bir bela haline gelir.

Yolda fırkacılık, sıratı müstakim olan Kur’an yolunun yanında tarikat (yol), mezhep (bir anlamı da gidilen yol) adlarıyla yeni dinler oluşturmak biçiminde vücut bulmaktadır.

Ancak burada şunu ifadeyi bir insanlık borcu sayarız: Bugün her biri bağımsız bir din haline getirilen mezheplerin ve tarikatlarm ilk önderlerinin bu mezhep ve tarikatları dinleştirenlerden en azından ilke olarak ayrı tutulması gerekir. O insanlar, en azmdan büyük kısmıyla bilim ve düşünce üreten ve bu yolla hizmet vermek isteyen aydınlardı. Hiçbirinin, dinleşmiş birtakım kliklere öncülük etmek gibi bir niyeti yoktu. Bilim ve düşünce adamı olarak yorum yapıyorlardı ve bu yorumları kendilerine nispet ediyorlardı; bunları Kur’an’ın yerine koymaya çalışmıyorlardı, “Bize bunları Allah ilham etti, Peygamber bunları bize özel olarak söyledi” gibi şirk kalıntısı lakırdılar etmiyorlardı.
Sonraki zamanların hazırcı, taklitçi zümreleridir ki, bu insanları ve yorumlarım dokunulmaz kılıp yedek dinler ve yedek peygamberler ürettiler. Hatta, 'Hâtemü’l-Enbiya’ kavramına karşı ‘hâtemü’l-Evliya’ karşıt kavramı yarattılar. Bu kavrama dayanarak, “Velilik peygamberlikten, hâtemü’l-evliya da peygamberlerden üstündür” şeklinde hezeyanlar döktürdüler. Bu hezeyanların mahiyetini ve açtıkları tahribatı biz, ’İslam Dünyasında Akıl ve Kur’an Nasıl Dışlandı’ adlı eserimizde inceledik.

Fırkacılığın dehşet ve felaketinden uzak kalmanın yolu-yöntemi de gösterilmiştir: Hep birlikte ve sadece Allah’ın ipine yapqmak, fırkacılığa ve fırkalara son vermek. Bu kurtuluş reçetesini veren Âli İmran 103. ayet ‘Allah’ın ipi’ ve ‘teferruk: parçalanmak’ sözcüklerini kullanmıştır. Buyruk şudur: Allah’ın ipine sarılın, firkalara bölünmeye son verin!

Bugün, din adına, gerekçesi ve sloganı ne olursa olsun, oculuk buculuk diyerek fırkacılık yapanlar, Müslüman toplumları şirke götürmektedir. Bunların, Hz. Muhammed’le ilgilerinin olamayacağını Kur’an söylüyor. Kufan’ın söylediğinin gereğini yapmakla, acılar içinde kıvranan Müslüman kitlelere düşüyor.

4. Ecdat (Atalar) Kabullerinin Dinleştirilmesi:

Bu şirk belirişinin esası, atalardan görülen ve duymanı dokunulmaz-kutsal ve gerçeğin göstergesi ilan etmektir. Kur’an bu şirk belirtisinin altını elliyi aşkın yerde doğrudan, yüze yakın yerde de dolaylı olarak çizmektedir.

5. Fosilperestlik:

Fosilperestlik, fosile tapmak demek. Deyimi, Batı dillerine, Latince’deki ‘fossilis’ten geçen fosil kelimesiyle, Farsça’daki perestîden (tapmak) kelimesini kullanarak oluşturduk. Fosil, daha önce yaşamış bir varlığın toprak altındaki kalıntısı anlamında.

Varlığı toprak ötesine geçebilen bir canlının tüm yüceliği, fosilden daha fazla bir şey olabilmektir. Bu yüzden insan, tüm ruhçu düşünürler için, fosil olmayı aşan bir varlıktır. İnsanın bir fosilyanı vardır ama onu sadece fosil olarak düşünmek insan gerçeğine hakarettir. O halde insana saygıyı insanın fosil yanına bağlamak, çamuru ve yeraltını kutsal ilan etmek şeklinde bir ilkelliktir. Fosilperestlik, insanı, ölümsüz ilkelerin, ruhun konusu olmaktan çıkarıp et, kan ve kemik yığını durumuna getirmek ve ‘büyük insanlara saygı’yı fosile tapmaya dönüştürmek olarak tanımlanabilir.

Kur'an, insanı, fosile tapmaktan kurtarıp ilkelere bağlanma noktasına yükseltmek ister. Bunun içindir ki Kur'an, her şeyden önce, dini, kişiye bağlı bir kurum olmaktan çıkarır. Dinin kurucusu ve koruyucusu bir kişi veya kişiler değil Yaratıcı Kudret'tir, yani fosilleşmesi söz konusu edilemeyecek varlık. Bunun bir uzantısı olarak dinin adı da kişi veya kişilere nispet edilmek yerine barış ve esenlik anlamındaki bir kavrama nispet edilmiştir. Bu isim değiştirilemez, bir başka kelimeyle birleştirilemez. Kur'an, dini, onu tanıtan peygamberlerin adına nispet etmekten bile kaçınır. Kişilerin veya konsillerin kotardığı din, vahyin dini olamaz. Vahyin dinini kişi veya konsillerin adına nispet ederek anmak, Kur'an'a göre, şirktir.

İslam dünyasında fosilperestlik, yüzyıllardan beri, kitlelerin şuuraltı haline getirilmiştir. İslam dünyasında, fosil kuvvetlere başvurmadan ruhları coşturmak imkânsız denecek kadar zor oluyor. Mücadele fosil kuvvetler için veriliyor, alkışlar fosil kuvvetler için yankılanıyor. Fosil kuvvetlerin çokluğuyla öylesine övünülüyor ki mezarlar bile hesaba katılıp sayılıyor. (bk. Tekâsür suresi) Hareket ve varış noktalarını fosil kuvvetler belirliyor. Sevgiler ve yergiler fosil kuvvetlere yöneltiliyor. Saltanatlarını, kitleleri parçalamak üstüne oturtanların, evrensel ilkeler yerine fosil kuvvetlerin klik dinlerine çağırmaları, işte bu yüzdendir. Çünkü evrensel ilkelerde birleyen insanları birbirleriyle sürtüştürerek çıkar saltanatına enerji sağlamak mümkün olmaz. Kitleleri sömürmek için her ilke bir fosil kuvvetle eşitlenerek ortaya sürülecektir. delilik, türbe-fosille; ilim, ulema-fosille; politika, lider-fosille. Şirk, işte budur.

‘Fosil sömürüsünün aşılamaz rantı’ iyi bilindiği içindir ki herhangi bir koltuğa oturan, mihraba veya minbere çıkan, fosil kuvvet haline gelinceye kadar oradan inmek istememektedir. İşte bu yüzden, bütün bu alanlarda yeni ve yaşayan değerler üretmek yerine fosil ilahlara arzı ubûdiyet etmek yeğleniyor. Daha başarılı olmak, bir fosil ilahi daha fazla kutsamaya bağlanmıştır. Fosil kuvvetlere dil uzatmaksa ‘oyunbozanlık, fitne ve kutsala saygısızlık’ diye damgalanmaktadır.

6. Din Büyüklerinin Rableştirilmesi:

Din büyüklerinin rableştirilmesini, Kur’an, tevhidin şirke doğru çekilmesi olarak görmektedir. Bu konu, elinizdeki eserin Üçüncü Bölüm’ünün ikinci başlığı altında incelenmiştir. Tevbe suresi 31. ayet vahyedildiğinde 'din adamlarını ilahlaştırmanın nasıl olacağı’ Hz. Peygamber'e sorulmuş ve o, şu cevabı vermiştir:

“Din adamlarının serbest bıraktıklarını helal, karşı olduklarını haram görmek, onları rableştirmektir.” (Tirmizî, Tefsinı’l-Kur’an, 9)

Bu açıdan baktığımızda tasavvuf başta olmak üzere, İslamî bilgi ve irşat kurumlarının birçoğunun, Kur’an’ın denetiminden uzaklaşa uzaklaşa, âdeta yedek ilah üreten kurumlara dönüştüğünü söyleyebiliriz. İçtihat kapısının kapatılmasına gerekçe yapılan mezhepleşmiş fıkhın tartışılmaz fakîhi de tarikatların, ‘Allah katında şefaatçı’ olarak gördükleri efendileri de Kur’an ışığıyla baktığımızda birer yedek ilah konumundadır. çünkü hepsi tenkit üstüdür. Bu yedek ilahların birçoğunun, ‘cennete gidiş be1gesi’nin altına imza atma yetkileri vardır. Kur’an, cennete gidiş belgesinin altına Allah’tan başka birinin imza atmasını şirkin alametlerinden biri saymaktadır. Bırakın cennete girişin belgelenmesini, Kur’an, takvanın kimde olduğuna karar verme yetkisinin de sadece Allah’ın elinde olduğunu defalarca ifadeye koymuştur.

7. Türbeperestlik

Gizli şirkin görünümlerinden biri de türbeperestliktir. Türbeperestliğin varlığının kanıtı ise rableştirilen kişilerin mabetleştirilen türbeleridir. Türbeperestlik, İslam’ı şintoist bir kulvara sokmuştur. Peygamberlerin mezarlarını mabetleştirenlere lanet eden ve kendi mezarının mabetleştirilmemesini ısrarla isteyen (bk. Buhârî, cenâiz 62; Müslim, mesâcid 19) bir peygamberin ümmeti içinden yüzlerce, binlerce kişinin mezarının mabetleştirildiğini görmek, gerçekten ürperticidir.

Türbeler ziyaret edilir ama türbelere ibadet edilemez. İslam, türbeleri ziyarete, âhireti ve ölümü hatırlatıp insanı uyardıkları için izin vermiştir ama türbelerin mabetleştirilmesini, türbe ziyareti adı altında kabirlerin taabbüd (ibadet etme) konusu yapılmasını haram kılmıştır. Ne yazık ki bu haram, İslam coğrafyalarında yirmidört saat ve asırlardır çiğnenmektedir. Bu haramı böylesine yoğun biçimde işleyen bir kitlenin, kıldığı namazlar, bu şirk şaibeli günahın faturalarını ödemeye asla yetmez. Yetmediği içindir ki, İslam dünyasının yüzbinlerce camide kıldığı namazlar, Müslüman kitleleri kölelikten kurtarıp efendilik mevkiine çıkaramamakta, huzur ve mutluluk getirmemektedir. Kur’an’ın yeminle teminat altına aldığı “Müminler hurtulmuştur” (Müminûn, 1) taahhüdü, bir türlü gerçekleşmemektedir.

ŞİRKİN EN TEHLİKELİ TÜRÜ: RİYAKÂRLIK

“Bu ümmet, rahmetle muamele görmüş bir ümmettir. Bu ümmetin azabı bizzat kendi eliyle olacaktır.”
Hz. Muhammed

Başlığın altına koyduğumuz hadis, İbn Mâce’de geçmektedir. (İbn Mâce, Zühd 34) Bu ümmetin azabının kendi eliyle verilmesi, bu ümmetin riya ile mahvolacağının dolaylı bir ifadesidir. Çünkü bu ümmette ne ibadetsizlik vardır ne taatsizlik. Bu ümmet, tarihte hiçbir ümmetin hayatında görülmediği kadar mabet yapan bir ümmettir. Ama bu ümmetin mabetlerinin sayısı arttıkça derdi, kasaveti, kavgası, fesadı, mutsuzluğu, hatta ahlaksızlığı artmaktadır. Allah kimseye zulmetmeyeceğine ve bu ümmete de zulmetmediğine göre, bunun bir tek açıklaması olacaktır: Bu ümmet, içine girdiği riyakârlık yüzünden mutluluk ve huzurunu kendi eliyle hançerlemektedir. Bunun böyle olduğu ve olacağı bizim yorumumuz değildir; bizzat Hz. Muhammed’in mucize ihbarıdır. İleriki satırlarda bu ihbarın ayrıntılarını göreceğiz. En dehşet vericilerinden birini hemen kayda geçirelim:
Hz. Peygamber’in bir soru üzerine yaptığı bir riya tanıtımı vardır ki, gerçekten ürpertici, sarsıcıdır. Sahabîsi soruyor: “Yarın, kurtuluş nasıl olacaktır, ey Tanrı Elçisi?” Tanrı Elçisi cevap veriyor:

“Kurtuluşu hak etmek için, Allah’a hile yapıp oyun oynamaktan vazgeçmek gerekir.”

Sahabî, dehşet içinde tekrar soruyor: “Allah’a oyun oynamak nasıl olur, ey Tanrı Elçisi?”
Cevap: “Görünüşte Allah ve Elçisi’nin emrettiğini yapar ama içinden başka şeyler peşinde olursan Allah’a oyun oynamış olursun. Riyadan sakının, çünkü o Allah’a şirk koşmaktır.” (Heytemî, 1/68)

İslam din bilginleri, Kur’an’dan aldıkları ilham ile riyayı, ‘helâkedici kötülüklerin en büyükleri’ arasında görmektedirler. (bk. Heytemî, ez-Zevâcir, 1/79) Çünkü Hz. Peygamber’in bu konuda şöyle söylediğini bilmektedirler.

Anlaşılan o ki, riya veya riyakârlık insan hayatının en lanetli kavramı, en şerir tahrip unsurudur. Riya, insanın ürettiği bütün değerleri çürüten en kahpe düşmandır. Hz. Peygamber, ümmetini yakacak olan gizli şirkin alâmetlerinden birinin de riyakârlık olduğunu bildirmiş ve “Rüyanın en hafifi şirktir” buyurmuştur. (Tirmizî, nüzur 9; İbn Mâce, fiten 16)

Arap dilinin en büyüklügatçilerinden biriolan İbn Manzûr'un da işaret ettiği gibi, riyada fiil, niyetle uygunluk arz etmez. Bu uygunsuzluk tamamen veya kısmen olur. Kur’an, riyayı, ikiyüzlülükten ibaret olan münafıklıkla irtibatlandırır. Münafıkların belirgin alâmetlerinden biri de riyakârlıktır. (Nisa, 142) Riya, Mevlana Celaleddin’in deyimiyle, 'olduğu gibi görünmemek veya göründüğü gibi olmamak’tır.

Riyada, birinin (örneğin, Allah’ın) görmesi için sergilenmesi gereken fiil, bir başkası (örneğin, insan) görecek şekilde sergilenir. Özellikle din içi riyakârlıkta, iki başlı bir yalan saklıdır. Riyakâr, Allah için sergilediğini söylediği fiili kullar için sergileyerek bir yalan, Allah’tan beklediğini iddia ettiği karşılığı kullardan bekleyerek bir başka yalan içine girmiş durumdadır. Bu, tam bir kişilik çöküntüsü ve ruhsal iflastır. Riya, görüntüyle aldatma oyunudur. İyi niyetli bir insanın ibadetsizliği, riyaya sapmış bir insanın ibadetlerinden çok daha ümit verici, çok daha erdiricidir. Hz. Ali’nin şu sözü bu gerçeğin muhteşem bir ifadesidir:

“İnsan, Allah katında niyetiyle elde edeceği ödülü ameliyle elde edemez. Çünkü niyette riya söz konusu değildir.” (Heytemî, ez-Zevâcir, 1/69)

Riya, Mann suresinin açık beyanına göre, örtülü bir din inkârı, yanı dinsizliktir. Ve en kötü dinsizliktir. Çünkü riya, sinsi ve kahpe bir tahripçidir. İnkârln en kuduz şubesi münafıklık, münafıklığın en zehirli yanı, riyadır. Bu yüzden riya, son Peygamber tarafından gizli şirk olarak adlandırılmqtır.

Allah’a giden yola en amansız pusuyu kuran ve dini içinden yıkarak insanlığı bunalıma mahkûm eden bir numaralı illet, riyakârlıktır. Bütün erdirici ve yaratıcı atılımların belini kıran ve insanoğlunu hiçliğe esir ederek ömür sermayesini boşa harcatan kahredici bir beladır riyakârlık. Bu belaya çarpılmq birey ve toplum, kalıcı, huzur ve mutluluk getirici hiçbir değer üretemiyor. çünkü riya, güzeli ve iyiyi öldürmekle kalmaz, ümitleri de mahveder.

Kur’an’ın ve Son Peygamber’in hayatının incelenmesi, bizi şu sonuca götürüyor: Riyakârlıkla icra edilen en ideal ibadetlerden, samimiyet içinde işlenen en büyük günahlar bile yeğdir. Çünkü birinci halde, ibadetin karşılığı olmadığı gibi, ümit ve bekleyip de silinir. İkinci halde ise ümit ve bekleyip vardır. Çünkü eksiğini, günahını bilen insan, Allah önünde boyun büker ki, en emin kurtuluş yolu budur.
Rahatlıkla diyebiliriz ki, Allah’a kulluk ve sonsuz kurtuluş konusunda “Hiçbir şey yapamadım” itirafı, “Her şeyi yaptım” iddiasından çok daha üstün ve çok daha erdiricidir. Çünkü birincide riya söz konusu değildir. Bu yüzdendir ki, büyük gönül insanları, Allah karşısmda ibadetleri değil, boyun büktüren, kulluğun şuuruna erdiren eksikliği tercih etmişlerdir. İslam düşüncesinin doruk isimlerinden biri olan İranlı şair-filozof Şîrazlı Sadi (ölm. 691/1292) bu gerçeğe işaret ederken şöyle demiştir:

“Tanrım! Şikâyetçiyim o ibadetten ki beni senin önünde gurura iter. Kutsarım o günahı ki beni senin önünde boyun büktürür.”

Kur’an’ın iman ve ahlakın özü olarak tanıttığı melâmet budur.

Tamlık kapısından Allah’a gitmek, hayal ve muhaldir, insana yakqan, eksiklik ve eziklik kapısından Yaratıcı’ya sığınmaktır. Çünkü bu ikinci kapı, gizli şirk olan riyaya asla geçit vermez. Ve gizli şirkin giremediği bir gönül, sonsuz kurtulma adaydır.
Riya konusunda gösterge olarak namaz seçilmiştir.

Hem Kur’an hem de Hz. Peygamber, riya konusunu örneklendirmede namaza vurgu yapmaktadır. Neden namaz? Bilindiği gibi, namaz, Müslümanın hayatında en sık ve yoğun biçimde yer alan bir ibadettir. Kur’an’ın verilerine göre okumanın ardından ikinci ibadet olan namaz, geleneksel din anlayışında birinci sıraya oturtulmuştur. Böyle olunca vitrinlenme ihtiyacı duyan riyakâr ruhun en verimli istismar metaı, namaz olacaktır. Ve riyaya yakasını kaptırmış kitlelerin din edına durmadan mabet duvarı dikmelerinin sırrı da budur. Bu insanlar hep cami yaparlar ama o camilerin insan yaptığını göremezsiniz. Ne ilginçtir ki, Hz. Muhammed, mabet süslemeyi ümmetler için çöküş alâmeti gösteriyor. Bunun sebebi, işte şurada açıklamaya çalıştığımız olgudur.
Namazın bütün güzelliği, reklam aracı yapılmamasında yatıyor. Farzlar dışındaki tüm namazların cami dışında kılınmasının gerekli oluşu ve gece namazının üstünlüğü de bunu gösterir. Hz. Peygamber diyor ki: “Kulu Allah’a yaklaştırmada, gizli yapılan secdeden daha üstün hiçbir şey yoktur.” (İbn Mübarek, 50) Sahabîlerden Ebu Umâme mescitte secde edip ağlayan birini gördüğünde ona şu dersi vermiştir: “Eğer bunu halkın içinde değil de evinde yapmış olsaydın seni takdir ederdim.” (İbn Mübarek, 50) Diğer belirgin riya alanları, infak ve sadaka (mal ve para dağıtmak, yardım etmek), mücahitlik, kahramanlık, savaşçılık olarak gösteriliyor. (bk. 2/264, 4/38, 8/47)

Kur’an, riya konusunu örneklendirirken namazı bir sure ile ele alıyor: Mann suresi. Bu sure,'Dini yalan sayanı gördün mü?” sorusuyla başlıyor ki, riyakârların, dış davranışları ne olursa olsun, özde inkârcı olduklarına Kur’an üslitbu ile bir değildir. Maun suresinin ölümsüz mesajının ayrıntıları bu eserin birinci bölümünde incelenmişti.

Kur’an ve Peygamber’in şirk ile riya arasında irtibat kuran ifadeleri gerçekten ürperticidir. Riya, açık bir şekilde, şirkin bir görünümü olarak tanıtılmıştır ki başka bir tespite ihtiyaç bırakmaz. Hz. Peygamber, ümmeti adına şirkin en çok bu sinsi türünden korktuğunu söylemiş ve bu şirk türünü tanıtırken şöyle buyurmuştur:

“Ümmetin adına en çok korktuğum şey, Allah’a kirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların Güneş’e, Ay’a, puta tapmaları değildir. Benim korktuğum bu kirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de gizli şehvettir.” (İbn Mâce, zühd, 21)

Şirkin en kötüsü, en tehlikelisi ise, yine Peygamberimizin ifadesiyle ‘gizli şirk’tir. Gizli şirkin ne olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir Cenabı Peygamber:

“Gizli şirkin temel görünümü, riyakârlıktır.”

Üçüncü bölüm
MEVCUDU YIKARAK YARATILAN DEVRİMLER
DİN SINIFININ YIKILMASI

(Mucize Mesaj: Bakara 213)

"Dinin menfaati için dine hücumda ba- şarılı olmak, Tanrı'nın dine karşı ver- diği savapn en önemli zaferidir." Paul Tillich

Bakara suresi 213. ayetteki mesaj tümünde bir mesajın Kur’an dışında bir kutsal metinde verildiğine biz tanık olamadık. Bu ayetteki devrim mesajın omurgasını oluşturan ve terörist anlamına da gelen bâğî kelimesinin kökü olan bağy, Kur’an’da en hayatî mesajların verilmesinde kullanılan sözcüklerden biridir.

Bakara 213, insanlığın ilk çekişmelerinin sebebi olarak dini temsil edenlerin ‘bağy’ını göstermektedir. Ayet şöyle diyor:

“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri honularda, insanlar arasında hükmetsinler diye gerçeği taşıyan kitabı hak olarak indirdi. O kitapta anlaşmazlığa düşenler, o kitabın bizzat muhataplarından başkası değildi. Bunlar, kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra sırf aralarındaki bağy yüzünden çekişmeye girdiler. Sonra Allah, kendi izniyle, inananları, üzerinde tartışmaya girdikleri gerçeğe tekrar ulaştırdı. Allah, dilediği kişiyi/dileyeni dosdoğru yola iletir.”

Demek olur ki, başlangıçta tek ve mutlu bir topluluk olan insanlığın daha iyiye ve kemale gitmesi için gönderilen din, onu temsil etme görevini üstlenenlerin tutulduğu ‘bağy’ denen bir illet yüzünden insanlığın perişanlığına kaynaklık eden bir zulüm ve dehşet kurumuna dönüştü.

Bu ayette omurgayı oluşturan sözcük bağy, sözcüğüdür. Nedir bağy? Kıskançlık, doymazlık, azgınlık, dengesizlik, yalancılık, kibir, zulüm, zinakârlık gibi anlamlar taşıyan bağy, din sömürüsü yapan insan tipinin tüm özelliklerini tek kelimeyle vermiştir. Bu bir söz mucizesidir. Kur’an, bu ayetteki söylemini, Ehlikitap din adamlarının yaptıklarını anlatırken yine bağy sözcüğünü kullanarak bir kez daha tekrarlıyor:

“Allah katında din İslanı’dır/barış ve esenlik için Allah’a teslim olmaktır. Kitap verilmiş olanlara gelince onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık/doymazlık/azgınlık/denge noktasından sapma/yalancılık/zulüm/ kibir/ zinakârlık yüzünden ihtilafa düştü. Kim Allah’ın ayetlerine nankörlük ederse Allah, hesabı çabucak görecektir.” (Âli İmran, 19)

Demek oluyor ki din maskeli ve gerekçeli bütün zulüm ve ahlaksızlıklar dini temsil durumundaki zümre tarafından sergilenmekte ve din, bunların kötülükleri yüzünden kavga ve kötülük kurumuna dönüşmektedir.

Din temsilcilerinin bağyi, dinde gulüv (azma, aşırılık) denen illetle de irtibatlandırılmaktadır.

Bağy, esas anlamıyla denge noktasından sapma olduğuna göre, dini temsil edenlerin sergiledikleri tüm olumsuzluklarin özünde bir sapma vardır. Bu sapma, denge noktasından sağa veya sola, iyi niyet veya kötü niyetle sergilenmiş olabilir. Değişmez gerçek şudur: Sapma, mutlaka ve muhakkak kötülükle sonuçlanır. Niyetin iyi, kısa vadeli sonucun bazı çıkarlara yaramış olması, bağydeki sapmayı meşru kılmaz.

Dindeki sapmaların tamamına yakını ‘daha çok sevap almak’, daha ‘iyi kul olmak’ vs. gibi ‘iyi niyetli’ başlangıçların vücut verdiği belalardır. Tanrı elçileri olan peygamberleri Tanrı’nın oğulları veya ortakları konumuna getirip tevhidi şirkle katranlayanlar, bu melanetlerini ‘peygamberleri övmek, onları yüceltmek’ adı altında yapmadılar mı? Hz. İsa Allah’ın oğludur diyenler, İsa’yı yüceltmekten başka neyi amaçlıyorlardı? Ama onların bu iyi niyetleri İsa’nın tevhidini şirke bulaştırmalarına engel olmadı.

Tevhit, kişilerin iyi niyetleriyle değil, vahyin ölçülerine sadakatle ayakta durur.

Din temsilcilerinin bağyı, haksızlık, azma, haset, zulüm, yalan, kibir gibi açıkça kötülük sergileyen sapmalar olabileceği gibi, dindeki farzlardan (olması gereken asgarilerden) daha iyiye, daha sevaba gitme niyetiyle sergilenen, ama dengeleri bozduğu için sonuçta yine insanın sıkıntısma sebep olan ‘görünüşte iyi’ sapmalar şeklinde de olabilmektedir.

Din hayatındaki uzun vadeli tahripler işte bu ikinci kısımdan yani ‘görünüşte iyi’ sapmalardan kaynaklanmaktadır. Çünkü bir farzı yerine getirmeyi yeterli görmeyip daha ileri gidenler zaman içinde bunların aynen o farz gibi dinleşmesine engel olamamaktadırlar. En azmdan, o farzla yetinenlerin ‘ikinci sınıf dindar’ ilan edilmesine engel olamamaktadırlar. Bir gün geliyor, toplumda en zehirli bölücülük türü olan “En iyi dindar benim” bölücülüğü başlıyor.

Dengeyi bozmanın nerede duracağı belli değildir. Bir örnek verelim: Kişinin istediğinde evinde tek başına kılabileceği dört-beş dakikalık bir ‘nafile namaz’ olan teravih namazı, Peygamberimizin “Camilere sokmayın, evinizde kılın!” buyruğuna rağmen, hem camiye sokulmuş hem de bir ila iki saatlik bir zaman alan ve Peygamber’in hayatında bir benzeri olmayan ‘örfi bir merasim’e dönüşmüştür.

Müslümanların din hayatında bunun onlarca örneği vardır. Birkaç örnek daha verelim:
1. Abdestte ayakların meshini isteyen Kur’an’ın bu emri 'Her seferinde yıkasa daha iyi olur' diye başlayan bir uygulamayla ortadan kaldırılmış ve ayakları her seferinde yıkamak abdestin farzlarından biri haline getirilmiştir.

2. Zorunlu hallerde (su yokluğu veya sağlık gerekçesi ile) abdest veya guslün (boy abdestinin) yerine geçecek olan teyemmüm, Allah için hasta olsan ne olur, su biraz soğukta ne olur” teranesiyle kullanılmaz hale getirilmiştir. İslam coğrafyalarının soğuk bölgelerinde, bu mantığı işlettiği için buz gibi sularla boy abdesti alıp zatüreye, giderek vereme ya- kalanan nice insan biliriz.

3. İki rekâtlık cuma namazı, “Farzdan sonra birkaç rekât daha kılınsa daha iyi olur, garanti olur” lakırdısıyla birkaç katına çıkarılmış, örneğin Türkiye’de 16 rekât olmuştur.

4. Sahur vaktini belirlemede, ‘ihtiyat payı’ adıyla birkaç da- kika erkene alınan ‘sahur bitişi’, zamanla bu ihtiyat payları büyütüle büyütüle yarı gecelere çekilmiş ve halk, “Daha se- vap olur” teranesiyle normalinden bir, bir buçuk saat daha fazla oruçlu kalmaya zorlanmıştır.

5. Yolculuk halinde oruç tutmama ruhsatı, “Tutsan daha iyi olmaz mı, arslan gibi adamsın, tut ki daha çok sevap alasın” baskılarıyla âdeta dinden s'*•=lmıştır. Oruç tutamayacak durumda olan birçok insan, bu bağy sevapçılığı yüzünden kendini zorlayarak oruç tutmakta, midesini delmekte, has- talığını azdırmakta veya hasta olmaktadır.

Kısacası, bağyın, o ‘iyi niyetli’ denen sapmaları bile insanla- ra çok ağır faturalar ödetmekte, dini bir rahmet ve kolaylık kurumu olmaktan çıkarıp bir zahmet ve işkence kurumuna dönüştürmektedir. Bu sapmalar bir süre sonra dinleyip ku- rallaştığı için normalini yapmaya kalkanlar ikinci sınıf din- dar gibi görülmekte, sapmayı eleştirenler ise ‘dinde reform yapan zındıklar’ şeklinde itham ve iftiraya maruz bırakılmaktadır.

Bağyın ‘çirkin’ sapmalarına gelince, onların hangi zulüm ve kahır facialarına yol açtığını anlamak için ‘dinler tarihi- nin kutsala fatura edilen cinayet, ihanet ve fesatları’na bak- mak gerekir. Bir örnek olarak, James A. Haught’un “Kutsal Dehşet” adıyla Türkçeleştirilen ‘Holy Horrors’ adlı kitabmı okuyabiliriz. İs1am’1a ilgili bölümlerinde haksız saptamalar olmakla birlikte, din temsilcilerinin bağy kaynaklı zulüm ve dehşetlerini tanımada önemli bir el kitabıdır.

Özetlersek, Bakara suresi 213 göstermektedir ki, din kaynaklı şiddet ve yozlaşmaların öncüleri ve sebepleri, ‘daha iyi din- dar, daha çok sevap’ gibi söylemlerle dini zorlaştıran ve kit- leyi nefrete, isyana, sonunda da dehşete ve şiddete iten din temsilcileridir. İşte bunun içindir ki Kur’an, tarih boyunca Allah’a vekâleten konuşan ve Allah’ın kullarını perişan eden din adamı tipinin tüm dokunulmazlıklarmı kaldırmış, din adamları sınıfının tüm üstünlük ve egemenliğini yok etmiş- tir. Bu üstünlük ve egemenliği yeniden kurmaya kalkanlar, Kur’an’ın getirdiği dinin mümini olmayı reddetmek yani kâfir olmak zorundadırlar. Başka hiçbir yol bu imkânı onlara ver- mez.


ALLAH İLE KUL ARASINA GİRENLER ŞİRK PUTUDUR

Kur’an, tebliğcisi olan Hz. Muhammed’e ve onun aracılığıyla tüm insanlara şunu söylüyor:

“Benimle, yarattığım kişiyi baş başa bırah!” (Müddessir, 11; Müzzemmil, 11)

Buyruğun, Müzzemmil suresindeki şekli böyledir: “Benimle, o nimete boğulmuş yalancıları baş başa bırah!”
Kur’an’ın tanıttığı Allah, insana şah damarından daha yakındır. (Kaf, 16) Bunun akla gelen ilk iki anlamı şudur:

1.Hiç kimse bir başkasını Allah’a yaklaştırmahtan söz ede- mez. Çünkü insana Allah’tan daha yakın hisbir varlık yoktur. “Ben sizi Allah’a yaklaştırıyorum” sözü, eğer dil sürçmesi değilse küfürdür.

Tebliğ ve irşat adamı, insanı Allah’a yaklaştıran değil, Allah’ın insana en yakın varlık olduğunu duyuran ve belle- ten adamdır.

1. Hiç kimsenin Allah ile hul arasında jandarmalık, bekçilik, vekillik yapma hak ve yetkisi yohtur. Bu zorunluluğu ifade eden birçok emir, Hz. Peygamber’e bile yöneltilmiştir.

Kur’an, din hayatının omurga noktalarından biri olan bu inceliği daha ilk buyruklarında gündeme getirerek insanlığı dikkatli olmaya çağırmıştır. Çünkü bu emrin çiğnenmesi, dini saltanat aracı yapan bir sınıf doğurarak engizisyona kapı açar. Engi